7 Aralık 1980 – Bir Tanığın Kaleminden
Bugün 7 Aralık…
Yıl 1980.
Mamak Cezaevi’nin nemli duvarları, demir kapıları, soğuk ranzaları hâlâ gözümün önünde.
O günü unutamadım.
Çünkü o gün, o karanlığın içinde İlhan Abi’yi elimizden aldılar.

BİR KİTABIN PEŞİNDEN, ÖLÜMÜN KUCAĞINA
İlhan Abi, yüreği kitap kokan bir insandı.
Sol Yayınları’nda Muzaffer Abi ile birlikte çalışır, kitabın her satırında insanın onurunu, emeğini, özgürlüğünü arardı.
Yumuşak sesiyle konuşur, ama düşüncesinde asla taviz vermezdi.
Kitap okurdu, ama aslında “insanı” okurdu.
12 Eylül’ün zalim düzeni onu da suçlu ilan etti.
Bir kitap, bir fikir, bir vicdan yüzünden dövülerek öldürüldü.
Biz oradaydık…
Ve hâlâ yüreğimizde o ses yankılanıyor:
“Vurmayın ,daha kızımı koklayıp öpemedim"
O sabah, Mamak’ın betonu değil, bizim kalbimiz çatladı.

MUZAFFER ABİ’NİN GÖZLERİ ÖNÜNDE
İlhan Abi’nin yanındaydı Muzaffer Abi.
Bir kardeşin yaşayabileceği en ağır acıyı yaşadı o gün.
Gözlerinin önünde İlhan'ını öldürdüler.
Kardeşinin cansız bedenini kollarında tuttu.
Kardeş acısı dudaklarından şu sözlerle döküldü;
"İlhan...İlhan..." sesim havada asılı kaldı. Üstüne attıkları battaniyeylr alıp götürdüler.
O gitti , ben kaldım"
"İlhan'ı gördüm yaralı
Gözleri kandan hareli
Yüzü güllere çevrili
İlhan'ın paltosu kanlı
Alazlanmış tüter canı
Düşmüş omuzdan kolları
İlhan İlhan, İlhan İlhan
Sular çavlan, kuşlar pervan
Gittinmi can, gittin mi can"
dizeleri Muzaffer abiden hafızalarımıza "İlhan Şiiri" olarak kazındı...
ev
Sonra onun adını kendi adına ekledi: Muzaffer İlhan Erdost
O günden sonra sesi hep biraz titrerdi, ama kalemi daha da güçlendi.
İlhan Abi’nin anısını yayınevinde, kitaplarda, çocuklarında yaşattı.
O acıyı “sessiz bir direnişe” dönüştürdü.
Bir mektubunda kardeşine,
“aralık kalan gözlerinden öperim,” demişti.
Biz o mektubu okuduğumuzda hepimiz ağladık.

12 EYLÜL’ÜN KARANLIĞI, BİR HALKIN AYDINLIĞINA ÇARPTI
O yıllarda düşünmek suçtu.
Bir fikir, bir kitap, bir ezgi, bir türkü bile insanı hücreye götürürdü.
Ama biz biliyorduk:
Zulüm ne kadar büyürse, direniş de o kadar kök salardı.
İlhan Abi’nin dövülerek öldürülmesi, sadece bir canın alınması değildi;
düşüncenin cezalandırılmasıydı.
Ama işte, 45 yıl geçti, hâlâ onun düşünceleri, kitapları, inancı yaşıyor.
BİZİM KUŞAĞIN BORCU
Ben o gün oradaydım.
Mamak’ın rüzgârını, rutubetini, çığlıklarını bilirim.
O karanlığın içinde bile, bazı insanların yüzü aydınlıktı.
İlhan Abi onlardandı.
Ne bağırdı, ne yalvardı…
Sadece sessizce direndi.
İnsanın onurunu ayakta tutmanın ne demek olduğunu bize o öğretti.

ZAMAN AKIP GEÇTİ, ACILAR TEKRARLANMAYA DEVAM ETTİ
İlhan Abi’nin hikâyesi yalnızca geçmişin bir yarası değildir;
aynaya bakarken hâlâ görmemiz gereken bir çağrıdır.
Dövülerek öldürülen Metin Göktepe,
Gezi’de yaşamını yitiren Ali İsmail Korkmaz,
ve saldırıya uğrayarak hayatını kaybeden meslektaşım gazeteci Hakan Tosun...
Her birinin ölümü, düşüncenin, gerçeğin ve insan onurunun ne kadar kırılgan olduğunu bize yeniden hatırlattı.
Onların da sesi vardı; onların da ardında çocukları, dostları, kitapları kaldı.
Her biri, “hakikat susmaz” sözünün yaşayan kanıtıydı.
45 YIL SONRA AYNI İNANÇLA
Bugün, aradan 45 yıl geçmiş olsa da,
her 7 Aralık’ta Mamak’ın duvarlarında İlhan abinin sesi yankılanır.
O günkü soğuğu, sessizliği, çaresizliği yeniden hisseder gibi oldum.
Ama aynı zamanda İlhan Abi’nin o sarsılmaz inancını da…
Çünkü o inanç bize şunu öğretti:
Düşünce dövülmez, vicdan öldürülemez.
İLHAN ABİ’YE VE SESLERİ SUSTURULANLARA SAYGIYLA
İlhan Abi, o gün sen düştün ama düşüncen kaldı.
Muzaffer Abi, sen o düşünceyi büyüttün, yazdın, yaşattın.
Bizler, o iki kardeşin onurlu mirasının tanıklarıyız.
Ve söz veriyoruz:
Bu ülke düşünceye zincir vurdukça,
biz senin adını daha gür haykıracağız.
BİR HATIRA, BİR DOKUNUŞ…
Bu unutulmaz anıyı bir dipnot olarak paylaşmak istiyorum;
Yıl 2019. Kızılay’dan Batıkent metrosuna bindim.
Batıkent durağına yaklaşırken, kapıya yöneldim.
O anda gözlerime inanamadım: önümde Muzaffer İlhan Erdost.
Bizim kuşak için çok büyük, çok saygın bir isimdi.
Elinde, her zaman yanından ayırmadığı siyah deri çantası vardı.
Merdivenlere yönelirken, içimden bir ses “belki koluna girebilirim” dedi.
Yaklaşıp kendimi tanıttım:
“Muzaffer Abi, ben Mamak Cezaevi’nden Haydar Koçak.”
O an koluna girmiştim bile.
Nazik, ince ve bir o kadar da güçlü sesiyle bana döndü:
“Henüz kendi başımıza merdivenlerden çıkacak kadar gücümüz var evlat.”
Bir an içim burkuldu.
Saygısızlık ettiğimi düşündüm, hemen toparlandım:
“Bari çantanı taşımama izin verseydin, abi” dedim.
Ama o koca yürekli adam, o çantasını da kimseye bırakmadı.
Kısa bir sohbetin ardından yollarımız ayrıldı.
Ama ben o anı hiç unutamadım.
O kısa yürüyüşte kendimi adeta Mamak zindanlarının avlusunda,
Muzaffer Abi’yle birlikte volta atıyor gibi hissettim.
Şimdi bu satırları yazarken bile o sahne gözümün önünde canlanıyor;
bir ustaya, bir abiye, bir hafızaya dokunmuş olmanın tarifsiz duygusuyla…
MAMAK'IN DUVARLARINDA HÂLÂ İLHAN ABİ'NİN SESİ VAR…
Yayınlanma :
07.11.2025 00:15
Güncelleme
: 08.11.2025 13:18
Yorum Yazma Kuralları
Lütfen yorum yaparken veya bir yorumu yanıtlarken aşağıda yer alan yorum yazma kurallarına dikkat ediniz.
Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı, suç veya suçluyu övme amaçlı yorumlar yapmayınız.
Küfür, argo, hakaret içerikli, nefret uyandıracak veya nefreti körükleyecek yorumlar yapmayınız.
Irkçı, cinsiyetçi, kişilik haklarını zedeleyen, taciz amaçlı veya saldırgan ifadeler kullanmayınız.
Türkçe imla kurallarına ve noktalama işaretlerine uygun cümleler kurmaya özen gösteriniz.
Yorumunuzu tamamı büyük harflerden oluşacak şekilde yazmayınız.
Gizli veya açık biçimde reklam, tanıtım amaçlı yorumlar yapmayınız.
Kendinizin veya bir başkasının kişisel bilgilerini paylaşmayınız.
Yorumlarınızın hukuki sorumluluğunu üstlendiğinizi, talep edilmesi halinde bilgilerinizin yetkili makamlarla paylaşılacağını unutmayınız.
Yorumlar
Kalan Karakter: