Yerelin Sesi

Tüm Dünyayı Etkisi Altına Alan
COVID-19 Salgınında SON DAKİKA Gelişmeleri

Vahdi Sarıkaya sordu: Psikolojimiz ne alemde?

Vahdi Sarıkaya sordu: Psikolojimiz ne alemde?
Vahdi Sarıkaya
Vahdi Sarıkaya( vahdisarikaya@hotmail.com )
809 views
04 Ağustos 2020 - 9:20

Vahdi Sarıkaya sordu: Psikolojimiz ne alemde?

Ne yazık ki, ülkemizde son dönemlerde sıklıkla karşılaştığımız kadınlara yönelik şiddet, cinayet, intihar ve hayvanlara yönelik eziyet, sosyal psikolojimizin sorgulanmasına neden olmakta. Klinik psikolog Huriye Tak, şiddetin cinayet ve intiharlara nasıl bir etki yarattığını bizlere anlatacak. Yaşadığımız pandemi sürecinin de bu tür olayların artışında nasıl bir etkisi olduğunu yaptığımız söyleşide Huriye Tak ile değerlendireceğiz. Sözü daha fazla uzatmadan ‘şiddet’ ve ‘nedenleri’ için sözü Tak’a bırakıyorum.

Vahdi Sarıkaya: Öncelikle okuyucularımız için kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? 

Huriye Tak: İsmim Huriye Tak. Klinik psikoloğum. 2012 yılından beri profesyonel olarak ve gönüllü olarak dezavantajlı gruplara psiko-sosyal müdahaleler uyguluyorum. Farklı birçok grupla çalıştım. Şiddete maruz kalanlar, suça karışan gençler, şiddet uygulayan kişiler, iç göç yaşayan kişiler, dış göç yaşayan kişiler,uyuşturucu bağımlıları, uyuşturucu satıcıları gibi birçok grupla çalıştım, çalışmaya da devam ediyorum.

GÜÇ, İSTİSMARA NEDEN OLABİLİYOR

V. S.: Kangrene dönüşen ve özellikle kadın, çocuk ve hayvanlara karşı şiddet, taciz, tecavüz ve cinayetlere kadar ilerleyen; biran önce önlem alınmaz ise toplumda kalıcı hasarlar bırakacak gelişmeler hakkında neler düşünüyorsunuz?

H. T. : Kadına yönelik, hayvanlara yönelik ve aslında çok yaygın bir şekilde kanıksanmış ebeveynin çocuğa yönelik şiddeti cinsiyetin ötesinde güç ile açıklanabilir. Dolayısı ile şiddeti kadın ya da çocuk ayrımı da yapmaksızın ele almakta fayda görüyorum. İnsan, gücü uzun süre elinde tuttuğunda, o gücün getirdiği enteresan bir güdü ile kendinden daha az güce sahip olan kişileri ya da belirli konularda kendinden daha az güce sahip olan canlıları istismar etme eğiliminde oluyor. Bu aslında ahlak düzeyimiz ve ahlaktan ne anladığımızla alakalı. Ahlak da beden, beyin gelişimimiz gibi bebeklikten itibaren gelişen bir yanımız. Beyin, beden gelişimimiz yetişkinlikte son bulsa da ahlak gelişimimiz onlardan farklı olarak yaşamımızın sonuna kadar devam edebilir. Erken çocukluk döneminde ahlak gelişimimizin bir döneminde yaşadığımız ben merkezcilik, ahlak gelişimimiz devam ettiğinde ortadan kalkabilir. Ahlak gelişimimiz ihmal edildiğinde; aynı konuda eşit güce sahip olmadığımız durumlarda yine ben merkezci davranıp kendi çıkarlarımızı herkes için en iyisi zannedebiliyoruz.

ŞİDDETİN NEDENİ “İD – SÜPER EGO” ÇATIŞMASI

Birazcık daha açık ifade edecek olursam psikoloji alanında Sigmund Freud’u birçok kişi biliyordur. Freud ahlak kavramını da; “id”, “ego”, “süper ego” üzerinden açıklıyor. İd’im bana şunu söyler: “acıktım hemen yemeliyim”, “susadım hemen içmeliyim”, “bir şey yapmak istiyorum, hemen haz aldığımı bir şey yapmalıyım”, “hiç sıkılmamalıyım”, “hep keyifli olmalıyım”. Süper ego’m ise: “hayır o çok ayıp”, “bu çok yanlış”, “bunu yapmamalıyım” gibi şeyler söyleyen, yargılayan, beni tutan, baskılayan yanım. Ego’m da, bunlar arasında anlaşmayı sağlayan yanım. Yani; “acıktım hemen yemeliyim” diyen yanım ve “hayır yemek yememelisin çok ayıp, yemek istememelisin” diyen yanım arasında uzlaşmayı sağlayan; “tamam yemek yiyebilirsin ama şu zamanda yiyebilirsin”, “yemek isteyebilirsin ama şu şekilde isteyebilirsin” diye orta yolu bulan egom. Arzularım ve kurallarım arasındaki uçurum artınca ego ne yapacağını şaşırır. Tam da böyle zamanlarda insanın psikopatolojisi ortaya çıkıyor, diye yorumluyor Freud. Bireysel olarak düşündüğümüzde herkes kendi içinde bu muhasebeyi yapıyor. Bazı iç çatışmalar yaşayabiliyor, arzuları ve prensipleri arasında.

Ben bu görüşü toplumun bütünlüğü üzerinden de öyle yorumluyorum: Toplumun içinde İd’i çok yüksek olan bazı insanlar var ve yine aynı toplumun içinde Süper Ego’su da aşırı yüksek bazı insanlar var ve bunların da arasında yine toplum kendi gücü ile bir denge kurmaya çalışıyor ve zorlanıyor. Yani toplumun bir kısmı aşırı haz odaklı, yalnızca kendini düşünerek, kendi hazlarını kendi isteklerini düşünerek dürtüsel hareket etme eyleminde iken; bir kısmı da onları katı ve acımasız bir şekilde yargılıyor, baskılıyor. “Çok yanlış! Çok ayıp! Büyük hata!” diye bir baskı oluşuyor.

Aynı şekilde bazen İd’i çok güçlü, haz odaklı yaşayan insanlar; aynı zamanda diğer insanlara bir Süper Ego görevi de görebiliyorlar. Yalnızca kendi hazlarını dürtülerini düşünen insanlar bir başkasını çok zalimce yargılayıp baskılayabiliyor. Bu aradaki uçurum arttıkça da toplumla alakalı da patoloji yüksek bir şekilde kendini gösterebiliyor.

İd ve süper egosu arasında uçurum olan insanlarda yok etme ihtiyacı çok fazla yüksek görülüyor. Mesela; çok büyük arzularım isteklerim var ve kendimi baskılıyorum. Böyle bir durumda kendimi ben çok suçlu hissederim. Aynı şekilde toplumlarda da birbirini suçlamalar, cezalandırmalar da sıkça görülüyor.

Suçluluk beraberinde utanç duygularını arttırıyor. Paolojik suçluluk ve varlığından utanç duymaya dönüştüğünde, insanların kendilerine ve birbirlerine de zarar  vermesi muhtemel. İd ve Süper Ego’su arasındaki uçurumun yüksek olduğu kişilerde öz kıyımı çok fazla görüyoruz. Kendi kendine zarar verme, intihara teşebbüs ya da intiharı gerçekleştirme gibi durumları görüyoruz. Aynı şekilde toplumun içinde böyle bir uçurum varsa aşırı haz odaklı davranışlar ve aşırı yargılayıcı, suçlayıcı tutumlar varsa o zaman yine toplumun kendi kendine zarar vermesi kaçınılmaz.

Yani ben istiyorum ki; “her şey benim istediğim gibi olsun, ben istediğimde dürtüsel davranabileyim ama başkaları da hadsizlik yapmasın. Başkaları da yalnızca kendilerini düşünmesin. Yaparsa hemen cezalandırılmalı ya da ben haddini bildirmeliyim” diye aşırı katı yargılamalara giriyorum. Nihayetinde bu bize gösteriyor ki; biz ahlak kavramını toplumda doğru okuyamıyoruz.

Ahlakın ne olduğunu bilmiyoruz. Ahlakı bazen; başkalarını yargılamak, suçlamak eleştirmek gibi şeyler zannedebiliyoruz. Yine ahlak kuramcılarından Kohlberg’e göre; ben merkezcilik aslında okul öncesi döneminde yaşadığımız gelişim evrelerimizden bir tanesidir.

Nasıl çocuk büyürken yürümeyi öğrenmeden önce emekliyorsa biraz yerde sürünüyorsa aynı şekilde ahlakın gelişirken de önce “ben merkezci” olma evresinden geçiyor. Ben dünyayı nasıl görüyorsam; herkes öyle görüyor sanıyorum.

Ben keyifli isem; herkes tamamdır iyidir keyiflidir zannediyorum.

Ben keyifsizsem; dünya keyifsizdir zannediyorum.

Bu; ben merkezcilik ahlak gelişiminin bir basamağı.

Ama bizim sıklıkla toplumda ahlak düzeyinin o basamağında takılıp kaldığımızı düşünüyorum. Çünkü; benim o an, orada bir şeye ihtiyacım var, Freud’un da burada id’ini de düşünebiliriz. Ve ben isteğimin hemen karşılanmasını istiyorum. Ve eğer bu, hemen karşılanırsa dünyada her şey yolunda olacak gibi geliyor bana.

AHLAK DA ÇOK ÖNEMLİ

Bu adaleti sağlamaya çalışırken insanların birbirine zarar vermesini de açıklayabilecek bir yaklaşım. Yani yine ahlak kavramını doğru okumadığımızdan kaynaklı. Mesela ben benmerkezci dönemde takılıp kaldıysam istiyorum ki; etrafta hep kendim gibi insanlardan göreyim. Görürsem ben kendimi çok huzurlu ve rahat hissedeceğim. Ve ben eğer kendimi huzurlu ve rahat hissediyorsam dünya çok huzurlu ve rahattır, dünyadaki bütün insanlar huzurlu ve rahat olacak, toplum harika bir yere gelecek. Böyle düşündüğümde de bunu sağlamak için bir şeyler yapıyorum.

Tıpkı bir çocuğun eğer o an çikolataya erişirse rahatlayacağını ve o rahatladığında da annesinin babasının evdeki herkesin rahat ve iyi olacağını zannetmesi gibi. Toplumun -yani aslında kendi arzularım- için de ben de tabii ki, elimden geldiğini ardıma koymuyorum. Herkes benim gibi gözükmeli; o zaman benim gibi gözükmeyene eziyet edebilirim. Hakaret edebilirim. İtip kakabilirim. Vurabilirim yalnızlaştırabilirim, her şeyi yapabilirim. Neden? Çünkü benim gibi olması lazım, benim gibi görünmesi lazım ve bunu başarırsam ben toplumu harika bir düzeye getireceğim.

Bunu yapan insanlar şiddet uygulayan insanlar, elinde güç olan insanlar hani en başta söylediğim şey. Aslında bazılarının fiziksel gücü var ve fiziksel gücü azlara şiddet uyguluyor. Bazılarının maddi gücü var maddi gücü az olan insanlara eziyet ediyor parası ile. Bazılarının çoğunluk gücü var azınlık olan insanlara da  arkasına alıp eziyet ediyor. Yani aslında gücün uzun süre bende kalması benim ahlak düzeyime de bağlı olarak topluma zarar verebiliyor. Eğer ben ahlaki olarak gelişmişsem o benmerkezciliği falan geçmişsem daha evrensel değerler üzerinden hayatımı sürdürebiliyorsam; güç benim elimde olduğunda topluma zarar verme ihtimalim az.

Ama ben bunları yapamıyorsam ve güç benim elimde ise o zaman yavaş yavaş ben de topluma zulmedenlerden bir tanesi olmaya başlıyorum. Aslında soruların cevabı ahlak düzeyimiz ile alakalı. Ama doğrudan bu soruya ahlaksız  bir toplum olduğumuz için bunlar başımıza geliyor, diye cevap verdiğimizde insanların çoğu ahlak kavramını doğru okumadığı için yeni bir kutuplaşmayı doğuruyor. O yüzden toplum için yapılmaması gereken şey şu; birkaç kişinin bir araya gelip de toplumun geri kalanını yargılayıcı, ayıplayıcı, söylemlerde bulunmaması. Birbirimize suçlamalarımız artıkça birbirimize zarar vermemiz de artıyor.

V. S.: Peki Pandemi’nin bu sürece etkisini var mıdır? 

H. T.: Bir stres faktörü olduğu için var olandan daha çok kutuplaşmaya sebep olabilir pandemi. Covid 19 salgını yönetilmesi güç bir stres o ayrı bir konu ama; stres yönetimi becerilerimiz az ise bu konuda daha da çok kutuplaşmalar yaşadığımız, kendimize ve diğer insanlara zarar verdiğimiz bir dönem içine girmemiz olağan. Aslında öfke duygusunun varlığı çok doğal. Ve öfke işlevsel bir duygu. Ama şiddete dönüşmesinin sebebi o duygunun doğru anlaşılmaması, işlevsel bir şekilde kullanılmaması ile alakalı. Ve insanların öfkesini bastırması ile ya da öfkeyi, öfke patlaması olarak ifade etmek dışında bir yol bilmemesi ile alakalı olabilir.

İntihara gelince intihar, nasıl baş edeceğini bilemediğin anda çok yoğun çaresizlik duyguları ile gerçekleşiyor. Yani şimdiye kadar yapılmış çalışmalarda bu tespit edilmiş. Tabi dürtüsel intiharlar gibi bir türü de var o ayrı bir konu. Ama şunu da biliyoruz ki; yanlış şeyleri çok fazla göz önünde tutmak o şeylere karşı bizi duyarsızlaştırıyor. Bunun tabi politik olarak bir katkısı olabilir çünkü yasa uygulayıcılar, yasa yapıcılar için toplumun tepkisiyle ve toplumdaki adalet duygusunu sağlamak için harekete geçmelerinde itici bir güç olabiliyor. Ancak toplum böyle şeylere sıkça maruz kaldığında bunu artık yavaş yavaş normalleştirmeye başlıyor normal gördüğümüz şeyleri yapmakta çekinmiyoruz, geri durmuyoruz.

POPÜLER HALE GETİRMEYELİM

Kendimizi affetmemiz daha kolay oluyor. Ben bir hatayı tek başıma yapıyorsam bununla alakalı suçluluk, pişmanlık duyabiliyorum, davranışımı değiştirme ihtimalim daha yüksek olabiliyor. Ama aynı hatayı 10 kişi birlikte yapıyorsak  ya da 9 kişinin yaptığını ben görüyorsam ben de kenarda köşemde aynı hatadan bir tane daha yapıp bunu da olağan görebiliyorum. Çünkü bu çok olağan dışı, çok insanlık dışı, korkunç bir şey değil. Benim gibi var bir sürü biliyorum, gördüm, ben de onlardan biriyim diye daha rahat davranabiliyorum. Şunu belirtmek isterim ki; burada şiddeti görmezden gelelim demiyorum, popüler olağan bir hale dönüştürmeyelim.

V.S.: Peki bizler neler yapabiliriz, neler yapılmalı?

H. T.: Şiddeti ve intiharı önlemek için yapılabilecekler, yapılması gerekenler çok fazla. Ve insan davranışını değiştirmek zaman alan, istikrarla devam etmeyi gerektiren ve motivasyona ihtiyaç duyulan bir alan.

Uzun vadeli planlar çocuklar üzerinden olabilir. Eğer sağlıklı çocuklar yetiştirirsek, güvenli çocuklar yetiştirirsek, ahlak düzeyi gelişmiş çocuklar yetiştirirsek yani ahlakın ne olduğunu bilen çocuklar yetiştirirsek; başkaları, ayıp yasak, cıs diyor diye değil de bunun kendi iç değeri olduğu bilinci ile hareket edebiliyorsa gençler/yetişkinler o zaman bir şeyler değişebilir.

Bunu kim uygulayacak? Devletin uzun ve kısa vadeli çözümleri mi? Medyanın kısa ve uzun vadeli çözümü mü? Bireylerin uzun, kısa vadeli çözümleri mi? Aslında tek bir çözümü var ve herkes bunu yaparsa her şey yoluna girecek gibi değil; herkes kendi üzerine düşeni, ahlaklı bir şekilde işe yarayacağına inanarak, yüksek bir motivasyonla hayata geçirirse sanki bir şeyleri değiştirmek daha kolay olabilir.

Herkesin bu konudan muzdarip olduğunu biliyorum. Ama herkes muzdarip olduğu konu ile alakalı sorumluluk alma motivasyonuna sahip değil.  Bir kısmımız sadece kötüleyip, yargılayıp, suçlayıp bırakıyoruz.

Bir kısmımız her şeyi tek başımıza değiştirebileceğimize ve dönüştürebileceğimize inanıp yüksek bir motivasyonla bir şeyler yapmaya kalkışıp sonra kısa bir sürede tükenip, zaten olmuyormuş diye umutsuzluğa kapılarak hayatımıza devam ediyoruz.

Aslında kendi kapasitemizi yaptığımız işi karakterimizi, motivasyonlarımızı göz önünde bulundurarak, var olan durum ile alakalı bir sorumluluk almamız gerekiyor.

Dünyayı kötüleyerek, umutsuzluğa kapılarak birilerini suçlayarak hiç kimsenin hiçbir davranışını değiştirebileceğimizi düşünmüyorum.

Ancak bu konu ile alakalı sorumluluklar alarak birşeyleri değiştirebileceğimize inanıyorum.

V. S.: Güzel söyleşiniz için size teşekkür ediyor, birbirimizi anlayarak daha mutlu yaşayabileceğimiz yarınlar diliyorum sevgili Huriye Tak hocam.

POPÜLER FOTO GALERİLER
POPÜLER VIDEO GALERİLER

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.