Yerelin Sesi

Tüm Dünyayı Etkisi Altına Alan
COVID-19 Salgınında SON DAKİKA Gelişmeleri

Sivas-Kemaliye Gezi Notları

Sivas-Kemaliye Gezi Notları
Feryal Bekdik
Feryal Bekdik( feryalbekdik@yerelinsesi.com )
254 views
28 Ağustos 2020 - 13:23

Yazar: Feryal BEKDİK

Sivas-Kemaliye Gezi Notları

Hakan Polat’dan “Bu yıl ki AĞA GEZİMİZ pek müstesna” diye başlayan ilk mesaj geldiğinde, Kemaliye (Eğin) ‘e gezi yapılacağını şöyle bir okuyup geçmiştim. Gezi programları geldiğinde o güne kadar görmek istediğiniz şeyler vardır kafanızda, programda ‘onlardan biri var mı?’ diye bakarsınız. Mesela ben, Frida Kahlo’nun evini görmek isterim gelen Meksika programlarında, önce onu ararım. İspanya’da Gaudi olsun isterim. Ne bileyim Ani Harabeleri’nin olmadığı bir Kars programı ilgimi çekmez. Benim için deyim yerindeyse her gezinin bir assolisti olur.

Bir sonraki programda, Sivas Kongre’sinin yapıldığı bina, Divriği Cami, Vali Recep Yazıcıoğlu Köprüsü adlarını birlikte görünce, programı doğru dürüst okumaya gerek görmeden geziye yazıldım. Gezinin assolisti çoktu, hepsi bir aradaydı, kaçmazdı. Katılımcı sayısı sınırlıydı. Ne olur ne olmazdı. İşi garantiye almak için Kültür Marabamız Demet’i aradım. “Demet, Doğu’nun Elhamra Sarayı Divriği Cami’sini görmeden ölmek istemiyorum diye işi duyusala bağladım. Böylece gezi benim kafamda başlamış oldu.

Önce Ayşe Kulin’in “Köprü” adlı kitabını okudum, Atlas Tarih’te yayınlanmış olan Divriği Şifahanesi adlı yazıyı bir defa daha okudum. Gezi ile ilgili arkadaşlardan gelen Kemaliye (Eğin) türkülerini dinledim. You Tube’dan Eğin Halk Oyunlarını seyrettim.

Gezi’nin havasına iyice girmiştim ki Afganistan’dan iş teklifi geldi. Teklifi yapan arkadaşlara hiçbir şartı sormadan “Benim gezim var ve bunu çok istiyorum” dedim. Sağ olsun anlayış gösterdiler, gezi başlangıcından bir gün önceye dönüş biletimi aldılar. Oh bu da halloldu.

27 Nisan 2018 Cuma akşamı Vişnelik’te buluştuk. Gezi Sivas’tan başlayacağı için, kimi tren ile kimi uçak ile ulaşmayı tercih etmiş, ben başka ülke yollarında bu detaya kafa yoramadığım için otobüs ile hep birlikte güle oynaya gideriz diye düşünmüştüm. Katılımcı sayısı az olunca otobüs yerine midibüs tutulmuş, hoplaya zıplaya, daracık koltuklarda sıkışa tepişe yolculuk başladı.

Sabah Sivas’a vardığımızda arabadan inerken her yanım tutulmuş halde Hacivat ile Karagöz oyunun da ki Karagöz’ün merdivenden düştükten sonra söylediği ünlü repliğini söyler oldum “Aman başım, boynum, dizlerim, peştamallarım….”

28 Nisan 2018 Cumartesi

Sivas Uygulama Oteli’nde tüm ekip kahvaltı yapıyoruz. İstanbul’dan gelenler, İzmir’den gelenler, Ankara’dan gelenler, uzun zamandır birbirini görmeyenler, hasret gidermekten kahvaltıya boş verenler, sarılanlar öpüşenler, bir neşe bir kıyamet derken, sarılmaktan mı, sırt sıvazlamaktan mı bilmem ağrılarım geçiyor.

Demet, bu Kültür İşleri Marabalığını o kadar ciddiye almış ki, hiç üşenmemiş turizm fuarına gitmiş. Orada Mahmut Latif Yalçıner ile tanışmış ve bu gezi için kararı oracıkta vermiş. Gezinin fiziki şartları nedeniyle, turun 45 kişi ile sınırlı olması Demet’i bayağı zorlamış, ona değdi, buna değdi, o darıldı bu gücendi derken 67 kişi ile kayıtlar kapatılabilmiş. Turu organize eden Acenta’nın sahibi Mahmut Latif Yalçıner ile tanışıyoruz. Adamın kalabalığa ve kalabalığın coşkusuna bakışı, tam bir “Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete “ bakışı.

Otelin kapısına yanaşan bir otobüs ve bir midibüse biniyoruz ve gezimiz başlıyor. Bizim arabanın rehberi Ayşe Bayvas. Kendisini arkeolog ve sanat tarihçisi olarak tanıtıyor.

İlk durağımız Gök Medrese. Gök Medrese’nin önünde arabalardan inince hayal kırıklığına uğruyoruz. Medrese de restorasyon çalışması var ve ziyarete kapalı. Restorasyon 2014 yılından beri sürüyormuş.

Gök Medrese’nin Taç kapısı önünde toplanıyoruz. 13. Yüzyıl, Selçukluların iz bıraktığı yıllar. Gök Medrese’de 1271 yılında Sahip Ata Fahrettin tarafından yaptırılmış, mimarı Konya’lı Kaluyan’mış. Açık avlulu, dört eyvanlı, iki katlı bir medreseymiş. Taç kapının üzerinde “Kılıçaslan’ın oğlu Gıyasettin Keyhusrev’in saltanat günlerinde imar edildi” kitabesi var. Evliya Çelebi buraya “Kızıl Medrese “ demi, ve iki katlı medresenin yazın üst, kışın alt katında oturulduğunu yazmış.

Taç Kapı zengin süslemesi ile dönemin en önemli yapıları arasında yer almış, on dört sıralı mukarnastan oluşan kavsarası (kapıların üzerinde bulunan yarım daire şeklindeki alan) petek görünümünde. Kapı kemerinin yanında 12 hayvan başı kabartması var. Hayat ağacı, kartallar, kuşlar ve altıgen şekiller işlenmiş. Altıgen ve altı sayısı önemli. Ya Tanrının dünyayı altı günde yarattığını anlatmış olmak için ya da altı sayısı “mükemmel sayı” olduğu için kullanılmış.

Ön yüzdeki köşelere kabartma bezeli kuleler yerleştirilmiş, üzerine de yivli gövdeli birer şerefeli tuğla örgülü iki minare oturtulmuş. Bu minareler yapıya anıtsal bir görünüm kazandırmış. Minarelerin gövdeleri kabartma, geometrik ve bitkisel motiflerle boş yer kalmamacasına bezenmiş. Bunların içerisine mozaik çiniler yerleştirilmiş, ancak bunlar döküldükleri için günümüze gelememiş. Bu çinilerden dolayı Gök Medrese adını almış. Dökülen çinilerin yerine boya kullanılmış. Bugün gördüğümüz mavilikler hep boya.

Gök Medrese’nin dıştan görebildiğimiz kadar resmini çekip yürüyerek Ulu Cami’ye gidiyoruz.

Ulu caminin avlusuna üç yönden giriliyor. Biz minarenin olduğu taraftan giriyoruz. Cami düz damlı ve dikdörtgen şeklinde inşa edilmiş. Şimdilerde Sivas Müzesi’nde bulunan yapım kitabesinden de anlaşılacağı üzere camiyi, 1196-1197’de II.Kılıç Arslan’ın oğlu Kudbettin Melik Şah saltanatı zamanında Kul Ahi yaptırmış. Kitabe daha sonra bulunduğu için 1955 yılındaki restorasyon esnasında avlu kapısı üzerine 1192-1193 yazılmış, camiinin ahşap düz tavanı yerine betonarme kırma çatı yapılıp, üzeri bakır ile kaplanmış. İçten de ahşap görüntüsü verilmeye çalışılmış.

Kufe tipi caminin içinde 50 yığma ayak birbirine sivri kemerlerle bağlanmış ve mihraba dik 11 sahın oluşturulmuş. Mihrap 1955 onarımında çıkarılarak yerine sade yedi sıra mukarnaslı kavsaradan başka süslemesi olmayan mihrap yerleştirilmiş.

Camiinin içinde değişik hat sanatı örneği görüyoruz. Ağaç dalını anımsatan harflerle yazılan yazılar camlı çerçeveler içinde.

1212 yılında inşa edilen minare, camiinin güney doğu köşesine 3 metre uzaklıkta sekizgen tuğla örgülü kaide üzerinde yükselmekte. Silindirik gövdeli minarede kullanılan tuğlalar sepet örgüsü şeklinde dizilmiş, tuğla örgülü gövde üzerinde firuze renkli sırlı tuğlalar ile yazı şeritleri oluşturulmuş. Biri korniş altında diğeri gövdenin ortasında iki yazı kuşağı var. Şerefesi altı mukarnaslı olup, tuğla, çini mozaik malzeme kullanılmış. Yıldırım düşmesi sonucu hasar gören minaredeki eğim her geçen gün artıyormuş. Burası da bizim Pisa (Pizza) Kulemiz.

Ulu Camiden sonra tekrar otobüslere biniyor ve şehir merkezine gidiyoruz. İlk durağımız Madımak Oteli. 2 Temmuz 1993 Tarihinde Sivas’ta yapılan, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği tarafından düzenlenen Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında 32 yazar, düşünür, araştırmacı ve gazeteci, 1 Hollandalı öğrenci, 2 otel çalışanı olmak üzere toplamda 35 kişi yanarak ve dumandan zehirlenerek hunharca bu otelde öldürülmüştü.

Nasıl bir çorap örülmek istendi? Derin devlet neyi deneyimlemek istedi? İşler nasıl çığırından çıktı? Bunların cevabı halen yok. 35 can pisi pisine gitti. Türkiye 32 aydınını, 1 misafir öğrenciyi, 2 emekçiyi hasılı muazzam bir servetini, itibarını, o otele gömdüğüyle kaldı.

Bina bugün Sivas İl Özel İdaresi Bilim ve Kültür Merkezi adı altında hizmet veriyor. Geçen yıllar içinde binanın alt katında kebapçı dükkanı açılmış. Şaka gibi değil mi? Neyse ki sağduyu sahibi kişilerin tepkisi yerini bulmuş bina bugünkü haline gelmiş. Bina krem renge boyanmış ve kırmızı boyadan şeritler çekilmiş. Binanın her bir yerinden kan akıyor gibi geldi. Aklıma kan çiçekleri türküsü geldi takıldı.

Bu şehrin üstünü duman sis almış
Tomurcuk çiçekler kana belenmiş
Dağlar çiçek açmış, usta dert açmış
Umudun goncası kan çiçekleri

Madımak Oteli’nden sonra büyük bir meydana (Cumhuriyet Meydanı) geliyoruz. Valilik ve Jandarma binası olarak kullanılan iki muhteşem taş yapıyı fotoğraflıyoruz. Sonra Sivas Kongresi Binası’na geliyoruz. Atatürk’ün “Cumhuriyet’in Temelini Burada Attık” yazısını gözlerimiz yaşararak okuyoruz. Yazının üzerinde Sivas Kongresi, Erkek Lisesi ve 4 Eylül 1919 yazısı var.

Binaya bir mabede girer gibi giriyoruz. İki katlı binayı, her bir odasında farklı bir duygu yaşayarak geziyoruz. Mondros Mütarekesi sonucunda, ülkeyi nasıl dişlediklerini gösterir haritanın olduğu odada, bildiğimiz emperyalist paylaşımı bir kez daha birbirimize okuyoruz.

Kongreye 38 delege katılmış, bunun 31’ini batı ve orta Anadolu illerinden gelenler, 7’sini ise doğu illerinden gelenler oluşturmuş. Kongre 8 gün sürmüş. Sivas Kongresi’nin toplanmasını engellemek isteyen İtilaf güçleri Osmanlı Hükümeti’ne baskıyı artırmışlar, Sadrazam Damat Ferit Paşa, Sivas Kongresi’ni engellemek için Elazığ Valisi Ali Galip Bey’i görevlendirmiş. Fransızlar Sivas Valisi Reşit Paşa’ya kongrenin engellenmesini, aksi halde şehrin işgal edileceği tehdidini savurmuşlar.

Kongre yemekhanesindeki yazı içimizi burkuyor.”Sivas Kongresi’nin yemek ihtiyacı Belediye Başkanı ve Sivas Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti etkili üyelerinden Evliyazade Abdullah Bey, Sivas eşrafından Bitlisli Şevki Bey ve Darendeli Osman Bey gibi varlıklı kişiler tarafından karşılandı. Kongre’nin ilk günlerinde yemekler Belediye binasında pişirilirken, sonraki günlerde harcamaları kısmak amacıyla Kongre binasında pişirilmeye başlandı. Kongre süresince genellikle kuru fasulye, pilav, üzüm hoşafı verildi”

Sivas kongresi Delegelerinin Yemini de çok ilginç “ Vatanın ve milletin saadet ve selametinden başka Kongre’de hiçbir şahsi amaç takip etmeyeceğime; vatanın içinde bulunduğu zorluk ve felaketin nedeni olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ihyasına çalışmayacağıma ve mevcut siyasi partilerden hiç birisinin siyasetine hizmet etmeyeceğime vallahi, billahi.”

Hani “Padişah efendimiz, Mustafa Kemal’i vatanı kurtarsın diye Samsun’a yolladı” diyen zevat var ya gelsin de burada teşhir edilen Osmanlı belgesini okusun.
“Dahiliye Nezareti, Sadareti 18 Aralık 1919 tarihli yazısı ile Erzurum’da ki milli hareketin devlete muhalefet kastı taşımadığı, amaçlarının Ermenilerin teşebbüslerini engellemek olduğu ve 1919 Seçimlerinde Mustafa Kemal Paşa, Celalettin Arif Bey ve Albayrak Gazetesi Müdürü Necati Bey’in oyların çoğunluğunu alarak seçildiği yönünde bilgi sunmuştur.”

İletişimin ne olduğunun tam bilinmediği bir devirde Mustafa Kemal’e ait şu anekdota ne demeli. “Milli Mücadele döneminde telgraftan geniş ölçüde yararlanan Mustafa Kemal Paşa’da bu gerçeği kabul ederek, bir görüşmesinde Kurtuluş Savaşı’nı nasıl kazandınız? şeklindeki soruya “Telgrafın telleriyle…..” cevabını verdi.”

Sivas Kongresi 11 Eylül’de bitmiş. “Manda ve himaye kabul edilemez” diye karar alınmış. 20 Eylül 1919 Tarihli belge de ne var okuyoruz. “Amerika Birleşik Devletleri’nden General Harbord, Sivas’ta Mustafa Kemal Paşa ile yaptığı görüşme sonucunda hazırladığı raporda, Anadolu’da bir manda yönetiminin kurulmasının Amerika Birleşik Devletlerinin çıkarlarına uygun olmadığını, Ermenilere yönelik herhangi bir katliam yapılmadığını ve Anadolu’da gelişen Milli Mücadele’nin son derece kararlı olduğunu vurguladı.”

Delegeler şehrin ileri gelenlerinin evlerinde ağırlanmış. Mustafa Kemal Paşa’ya da kongre binasında bir oda tahsis edilmiş. Tahsis edilen odaya bakıyorum. Son derece mütevazi. Köşede tek kişilik bir demir karyola, bir küçük masa, dört sandalye, birkaç parça koltuk. Kapının yanında ki panodan öğreniyoruz; yatağın üzerindeki örtüyü Sivas’lı bir genç kız çeyiz sandığından çıkarıp getirilmiş.

Gene kapının yanında ki panodan okuduklarımız “Mustafa Kemal Paşa, 2 Eylül 18 Aralık 1919 tarihleri arasında, toplam 108 gün Sivas’ta kaldı. Kaldığı ilk odadaki eşyalar, Müftü Abdurrauf Efendi, Şekercizade İsmail Efendi ve Sığırcızade Hayri Efendi tarafından getirildi”

Belediye Başkanı Evliyazade Abdullah Efendi’nin gelini Safiye Hanım el halısını, yatak takımlarını, ibrik, leğen, çatal, kaşık, lamba, yani ne gerekiyorsa getirmiş. Sarı renkli atlas yastığın üzerinde koyu renk bir ibrişimle ve Arap harfleriyle işlenmiş şu beyit varmış
“Cihanın canına mağrur olup incitme insanı
Süleyman-ı zaman olsan bırakırsın bu eyvanı.”

Kongre Binası’ndan ayrılırken hiç birimiz binaya girdiğimiz gibi değiliz. Hepimiz de bir vay be havası var. Atatürk’e bir kez daha hayran oluyoruz.

Buruciye Medresesi’ne giriyoruz. Havuz başında çay kahve içiyoruz. Buruciye Medresesi, 1271 yılında Anadolu Selçuklu sultanlarından III.Keyhusrev zamanında İran’ın Burucerd kentinden buraya gelip yerleşen Hibetullah Burucerdi oğlu Muzaffer Bey tarafından fizik, kimya, astronomi gibi pozitif bilimlerin okutulması amacıyla medrese olarak yaptırılmış.

Yapı kareye yakın dikdörtgen planlı olup, üzeri açık avlu etrafındaki sütunlu revakla ve bunların gerisinde bulunan hücrelerden oluşmakta. Medresenin cephesi sarı renkli kum taşından yapılmış. Giriş kapısının sol yanında mavi ve siyah çinilerle süslü türbe hücrede medrese binasını yaptıran Burucerdi oğlu Muzaffer ve çocuklarının mezarları bulunmakta. Girişin karşısında bir mescit var.

Mukarnas kavsaralı bir nişin belirlediği taç kapıda dış bükey taş rozetler dikkati çekiyor. Cephenin her iki köşesindeki demet payelerden oluşan köşe kuleleri yazı kuşağı ve pencereler cepheyi zenginleştiriyor. Taş işlemeciliğinde ağırlığın taç kapıda yer aldığı görülüyor. Yıldız, Rumî ve geometrik motifler yüzeysel ancak bir dantel gibi işlenmiş. Yapıda kesme taş, moloz taş, devşirme, tuğla ve çini olmak üzere beş tür malzeme kullanılmış.

Buruciye Medresesi’nin hemen karşısında Çifte Minareli Şifaiye Medresesi göze çarpıyor. Bina 2011’den bu yana onarımdaymış.

Selçuklu Sultanı I. İzzeddin Keykâvus tarafından 1217 yılında şifahâne olarak yaptırılmış. Dört eyvanlı olan medresenin bir eyvanı türbe haline getirilmiş. Portaldeki arslan ve boğa kabartması, ana eyvan köşelerindeki madalyonlarda bulunan kadın ve erkek başı rölyefleri bu medresenin belirgin özelliğini oluşturuyormuş. Taç kapısı cepheden daha ileriye taşkın durumda. Kapı kavsarası dokuz sıralı mukarnaslı olup yan yüzler geometrik ve yıldız motifleri ile işlenmiş. Bu motifler, ışık-gölge tesirleri yaratacak görünümde. Kapı kemeri köşeliklerinde simetrik iki hayvan figürü görülmekte.Tahrip olmuş bu hayvanlardan sağdakinin kuvveti sembolize eden bir aslan, soldakinin sıhhati sembolize eden boğa figürü olduğu kaynaklarda belirtiliyor.

Anadolu’daki Selçuklu Tıp sitelerinin ve hastanelerinin en büyük boyutlusuymuş. Hastane, 1768 yılında çıkarılan bir fermanla medreseye çevrilmiş, I. Dünya Savaşı esnasında levazım ambarı olarak kullanılmış.

Genç yaşta hastalanan İzzeddin Keykâvus vasiyeti üzerine çok sevdiği Sivas’a ve yaptırdığı Şifaiye’deki  türbeye getirilerek 1220 yılında defnedilmiş. I. İzzeddin Keykâvus bilgin, iyi huylu, şair bir sultanmış. Genç yaşta hastalanması sebebiyle tıbba ve hekimlere çok önem vermiş. Babası Gıyaseddin Keyhüsrev, hocası Mecdüddin İshak, halası Gevher Nesibe, karısı Mengücekli Behramşah’ın kızı Selçuk Hatun’muş.

1220 tarihli en eski vakfiyeye de sahip olan ve döneminde tıp öğrenimi yapılması yanında hastane olarak da hizmet veren Şifaiye Medresesi Selçuklu döneminin şaheserlerinden biri olarak adlandırılıyor.

Kültür tarih derken karnımız acıkıyor, otobüslere binip sanayi sitesinin içindeki Köfteci Kirli Ahmet’e köfte yemeğe gidiyoruz. Köfteci dükkanı için oldukça büyük bir mekanda öğle yemeğimizi yiyoruz. Neden Kirli Ahmet derseniz, efendim bir vakitler Ahmet Usta seyyar köftecilik yaparken ellerini üzerindeki önlüğe silermiş ve de önlüğün kirli görüntüsü nedeniyle kendisine bu ad takılmış.

Karnımız doyduktan sonra Kangal Köpek Çiftliği’ne doğru hareket ediyoruz. Civarda özel çiftlikler olmasına karşın Kangal Kaymakamlığı’nın ön ayak olması ile yeni kurulmakta olan “Kangal Kaymakamlığı Köpek Yetiştirme Çiftliği’ne geliyoruz. Kaymakamlığın resmi sitesinde aşağıdaki bilgilere ulaşıyorum.

“Kangal Çoban Köpeği’nin kökeni hakkında ‘rivayet’ sayılabilecek bazı görüşler vardır. Ancak 11 Temmuz 2003’te düzenlenen I.Uluslar Arası Kangal Köpeği Sempozyumunun sonuç bildirisinde ‘büyük Türk göçleri sırasında Türkistan’dan Anadolu’ya getirilen bir köpek ırkı olduğu kabul edilmiştir.”

Dünya da emsali görülmemiş bir köpek türü olan Kangal Çoban köpekleri, Türkiye’de ve yabancı devletlerde haklı bir üne sahip. Özellikle İngiltere ve Amerika’da bu köpekleri sevenler tarafından dernekler kurulmuş, yarışmalar yapılmıştır. Ne acıdır ki yabancı devletlerin gösterdiği ilgiyi, bizler maalesef son 10-15 yılda göstermişiz.

Kangal Çiftliğinde köpeklerle oynamak, yavru köpekleri kucağa almak, hepimize iyi geliyor. İnsan ile doğa arasında bağlar koptukça düşen yüzler, bazen bir köpeği okşarken bazen sıcak bir yufka yerken nasıl da aydınlanıyor.

Arabada Behzat sazı ele alıyor, Ayşegül’ün o lirik sesi öne düşüyor ve arabada müzik şöleni başlıyor. Arabanın camından dağlardaki buzulları fotoğraflıyoruz. Kangal’dan sonra durağımız Divriği. Divriği camiini gün batımı göreceğiz. Kim bilir ne muhteşemdir diye hayal kurarken vardığımızda camiinin etrafında tahta perde, önünde kocaman restorasyon yazısı ve içerden camiyi çepe çevre sarmış devasa çelik iskele görüyoruz.

Çalışma var, girmek yasak. Arkadaki yamaca toplaşıp gördüğümüz kadarını fotoğraflamaya çalışıyoruz. Sağımızda restore edilmiş bir kale var. Rehberler cami olmadı kale mi verelim diyecekler diye beklerken Ayşe Hanım Pavlikanlardan bahsetmeye başlıyor.

İsa’nın ilk inancını kabul eden Aramice konuşan Süryanilermiş. Aziz Kirkor ( Gregory) un kral Tiridades’i ikna etmesiyle hiristiyanlığı ilk devlet dini olarak Ermeniler kabul etmiş. Daha sonra da Bizans bu dini sahiplenmiş. Bizans’ın hakimiyeti sırasında dinin kötü ellerde zulme dönüşmesi, doğal olarak ezilenler arasında hoşnutsuzluk yaratmış.

Gel zaman git zaman 1054 yılında Samsatlı Paul adında bir keşiş yeni bir öğretiye imza atmış. Haçı reddetmiş, kiliseyi reddetmiş, İsa’nın yarı tanrı olmasını reddetmiş, o da bizim gibi insandır demiş. Siyasi ve ekonomik eşitlikçiliğe dayalı bir öğretiymiş bu. Paul’ün müritlerine de Pavlikanlar denmiş. Ortodoks Bizans’ın zulmünden kaçan Pavlikanlar 7 ile 11.yüzyıllar arası Divriği’de yerleşmişler ve Divriği kalesini inşa etmişler. Zaman içinde güçlenerek Bizans’a kafa tutmuşlar, Pontus’a kadar akınlar düzenlemişler. Bizans onları “Şeytanın Çocukları” olarak adlandırmış. Derken günlerden bir gün Bizans orduları Pavlikanları kılıçtan geçirmiş, Divriği’yi yakıp yıkmışlar. Hayatta kalan Pavlikanlar ise Balkanlara sürülmüş. Balkanlarda Bogomiller diye adlandırılan grup, Divriği’den sürülen Pavlikanların torunlarıymış.

Biz Divriği Cami önüne dizilmiş tahta perdelere bakar, Ayşe Hanım’ın tatlı tatlı Pavlikanları anlatışını dinlerken, camide çalışan işçiler paydos ettiler. Belki bir ümit kapıyı aralarlar, bizde şöyle bir yarım göz içeri bakarız derken camideki çelik iskeleyi kuran şirketin şantiye şefi Mukadder Er bizi içeri buyur etti. Sakın yaklaşmayın, şuradan şuraya geçmeyin, ellemeyin dokunmayın diye bin bir tembihlenerek içeri alındık. O kadar yoldan gelmişiz. Bize böyle bir anlayış gösterilmiş söz dinlemeyen ne olsun.

Önce Şifahane Taçkapısı’nın önünde duruyoruz. Bu kapı Avlu Kapı, Çarşı Kapı adlarıyla da anılıyor. Taşın nasıl işlendiğine hayran hayran bakıyoruz. Özgün mimarisi ile eşi bulunmayan Turan Melek Darüşşifası, Anadolu Selçuklu’da açılan ilk ruh ve akıl hastalıkları merkeziymiş.

Daha sonra caminin Batı girişindeki Tekstil Kapı’nın önünde duruyoruz, motifleri algılayamaz oluyoruz. Caminin kuzeyindeki Taç Kapı’ya vardığımız da işte sözün bittiği yere geliyoruz.

Evliya Çelebi “Elhasıl medhinde diller kasirdir.” (Övmek için söz yetişmez.) (1650) demiş Divriği Ulu Cami için.

Caminin kuzey tarafındaki hamamdan camiye boru döşenmiş, bu borulardan gelen hamamın sıcak su buharı ile cami ve bimarhane ısıtılmış.

Cami, Sultan Süleyman döneminde 1565 yılında Mimar Sinan tarafından onarımdan geçirilmiş ve kuzey batı tarafına bir de silindir gövdeli, tek şerefeli, kesme taştan minare yapılmış.

Divriği Ulu Cami, nasıl bir değer olduğu bilinmeden kasaba cami olarak uzun yıllar hizmet vermiş. II. Dünya harbi esnasında Dolmabahçe sarayından bazı eşyalar buraya taşınmış ve depo görevi görmüş. 1985 yılında UNUESCO Dünya Miras Listesi’ne alınmış.

2016 yılında restorasyon çalışmaları başlamış. Çatı onarılırken yağmur, kar, rüzgar çamurdan etkilenmesin diye binaya değmeyen geçici çelik konstrüksiyon çatı yapılmış. Sivas Valisi‘nin ifadesi ile geçici çatıya harcanan parayla 2-3 spor salonu yapılırmış. Olsun değer Divriği Ulu Cami ve Şifahanesi için.

Anadolu’nun gözlerden uzak en küçük hanedanının melik ve melikesinin yaptırmış olduğu külliye 790 yıldır ayakta kalmayı başarmış. Mengücekler hakkında fazla bilgimiz yok ama öyle bir eser var ki ortada namları da şanları da yürümüş. Dilerim çabalar boşa gitmez ömrü daha da uzun olur.

Akşam Divriği Otele yerleşiyoruz. Otelimiz Selevat Tepe denilen yerde. Tüm şehre hakim terası muhteşem, gel gör ki odalar çok küçük. İki kişi aynı anda odada dönemediğimiz için odayı sırayla kullanıyoruz.

Akşam yemeğini Belediye Restoran’da yiyoruz. Bir ailenin işlettiği şirin bir yer. Divriği pilavı yiyoruz. Yemekten sonra çalıp söylüyoruz. Tam oynamaya başlamıştık ki İsmail Ağamız sazı bırakıyor. Saz bitince söz de bitiyor. Yorgunuz arkadaşlar haydi yatmaya.

29 Nisan 2018 Pazar

Sabah kahvaltısından sonra, otelin terasından Divriği’yi seyrediyoruz. Bana isim ver deselerdi. Buraya Yeşilce derdim. Hani yeşillenmeye nazlanan kasabalar vardır ya, ondan.

Bugün Divriği’den ayrılmadan önce Divriği konaklarını gezeceğiz. Arabayla Mühürdarzade Konağı’na gidiyoruz. Konağı gezerken Nuri Demirağ’ı, ülkemiz demir ağlarla örülürken, demiryolu müteahhitliği yapan, İstanbul Beşiktaş’ta (Şimdilerde Shangri La Otel’in olduğu yer) ilk uçak fabrikasını kuran muhteşem insanı tanıyoruz.

Konakta çay kahve içtikten sonra Bağıştaş Köprüsü ve Barajına gidiyoruz.
Divriği’den çıkarken yer yer gri renkli yığınlar dikkatimizi çekiyor. İlkokul bilgilerimizi hatırlıyoruz. Divriği, Türkiye’nin en büyük demir yataklarına sahip ilçemiz.

Baraj gölünün yanından yürüyüş yapıyor, kır kahvesinde çay kahve içiyoruz. Otobüse binerek uzun bir yolculuktan sonra öğle saatlerinde Kemaliye (eski adı Eğin) ye varıyoruz.

1921 yılı Ağustos ayının son haftası Yunan orduları Ankara’ya yaklaşmaktadır. Eğin Misak-ı Milli Derneği başkanı Hanifizade Ömer Lütfü Bey, Mustafa Kemal’e bağlılıklarını sunan telgraf çeker ve adlarının Kemal olarak değiştirilmesini talep eder. Mustafa Kemal paşa meclis kürsüsünden dert anlatmaya çalışırken eline bu telgraf verilir. Paşa “Efendiler” der “Bize milletin güveninin kalmadığını söylüyorsunuz bakın şimdi aldığım telgrafı okuyacağım” der. Bağlılık bildirgesi mebusları bir nebze olsun ferahlatır. 22 Ekim 1922 Tarihinde Eğin adı Kemaliye olarak değiştirilir.

Öğle yemeğini Kemaliye merkezdeki Bozkurt Otel’de yiyor ve yürüyerek Kemaliye Hacı Ali Akın Meslek Yüksekokulu yazan binaya giriyoruz. Okulun içinde ki Prof. Dr. Ali Demirsoy Doğa Tarihi Müzesi’ni geziyoruz. Ali Demirsoy Eğin’in bir köyünde doğmuş, Ortaokulu Eğin’de okumuş, bir doğa bilimcisi. “Yaşamın Temel Kuralları” ve “Kalıtım ve Genetik” adlı kitapların yazarı, aydın, çevresine ışık saçan bir hoca.

Müze çok etkileyici. Börtü böcek, taş toprak, tilki vaşak yok yok. Girişte salonda fil bile var. Gayet güzel düzenlenmiş. Çocuklar için ne büyük şans. Çok yaşa Ali Demirsoy Hoca. Kim bilir ne uğraş vermişsindir? Değmiş ama.

Duygularımızı Demet özetliyor ve anı defterine hepimiz adına yazıyor
“Kemaliye çok özel bir bölge. Özel bölgenin özel bir insanı olsa gerek; Ali Demirsoy Bey. Küçücük bir kasabanın dünyayı, toprağı, taşı koskocaman görmesinin en güzel ve seçkin bir örneği bu müze. Taş deyip geçmemenin en nadide örneği bu müze. Bu müze bir eğitim yuvası. Bu müze bir farkındalık fırsatı.
Allah yapanlardan, düşünenlerden, destek verenlerden razı olsun.”
Hepimiz altına imzamızı atıyoruz.

Müzeden sonra Karanlık Kanyona gitmek üzere teknelere bineceğimiz yere gidiyoruz. Eğin Tur yazan teknelere biniyoruz. Grup iki adet tekneye anca sığıyor. İki tekneyi birbirine bağlıyorlar. İki dağ arasında Fırat’ın kolu Karasu nazlı nazlı akıyor. Sağımız Munzur dağları, solumuz Sarı Çiçek Yaylası. Tekneler ağır ağır yol alıyor. Şarkılar, marşlar söylüyoruz. Demet yoga bile yaptırıyor.

Karanlık Kanyon, ABD’nin Arizona bölgesinde bulunan Grand Canyon’dan sonra dünyada ki ikinci büyük kanyon. Sarp kayalıklar arasında tekneler ilerliyor. O kayalıklardan boy uzatan sarı çiçek, bir tutam ot için sarp kayalıklarda gezen keçi. Aslolan yaşamaktır. “Ekmeğini taştan çıkarır” ne demek? Gelin görün.

Kemaliye aynı zamanda Doğa Sporları cenneti. Kaya tırmanışı olsun, atlamalı sporlar olsun hepsi için ideal bir ortam. 2004’den bu yana her yıl Doğa Sporları Şenliği yapılıyor, Dünyanın dört bir yanından sporcular buraya geliyormuş. Latif Bey iki yaka arasında belli belirsiz görünen ipi gösteriyor. Bu ipin ortasına bir sandalye vasıtasıyla gelen sporcular kendilerini aşağıya bırakıyorlar, belli bir noktada paraşüt açarak sol yanımızda ki gördüğümüz dubalardan oluşturulan platform üzerine iniyorlarmış. Adrenaline bak sen.

Böyle tehlikeli spor olurda kaza olmaz mı? Olmuş. 2015 yılında ki şenliklerde Wing Suit atlayışları ile ünlü Amerikalı “Yarasa Adam” Ian Flanders base jump atlayışı yaparken tam da geçtiğimiz yerde, sağ taraftaki kayalara çarparak 28 yaşında hayatını kaybetmiş. Kayalar üzerinde anısına çakılmış plaketi görüyoruz. Bizler idealleri uğruna ölenlere ‘kahraman’ diyoruz. O da Kemaliye’nin kahramanı olmuş.

Kanyonun sol tarafı boyunca kah dağlarda kaybolan kah kaya yarığı olarak devam eden yol var. Hikayesi oldukça ilginç.

Yolun hikayesini bilenler “Önceleri Kemaliye’ye çok kar yağarmış. 3-4 ay bütün çevre ile irtibatı kesilirmiş. 1800’lü yıllarda o zaman ilçenin büyükleri Fırat kenarından kıyıdan bir yol açarsak orası kar tutmaz kolaylıkla Erzincan- Sivas yoluna çıkarız diye düşünmüşler” diye anlatıyor. Erzincan-Sivas karayoluna bağlanan Kemaliye’nin taş yolu, Kemaliye’yi Divriği’ye bağlayan en kısa yol olması nedeniyle önem arz etmiş.

1870’li yıllarda yolun yapımına başlanmış. Kayalar kah yarılarak, kah oyularak 2 km kadar ilerlenmiş, Bu tüneller aynı zamanda insan azmine örnek. Dedeler ve torunları aynı yolda kazma-kürek, keski-çekiç yıllar boyu çalışmış.

Aradan yüzyıldan fazla bir süre geçmiş, Kemaliyeliler Taş Yol inadından vaz geçmemişler. Erzincan’ın efsane valisi Recep Yazıcıoğlu, göreve başladığında Kemaliyeliler iki dosya ile valiyi ziyarete gitmişler. Biri Taş Yol, diğeri de Köprü.

Vali, ”Bu yolun devamını açacağız demiş. “Siz bir koyun ben devlet olarak iki koyacağım” demiş. Bağış kampanyası epey heyecan yaratmış, hatta Kemaliyeli iş adamlarından her 5 milyar TL bağış yapanın ismi de bir tünele verilmiş. Önce sadece insan geçebilecek kadar dar olan yol genişletilerek araç geçişine de uygun hale getirilmiş ve 132 yıl sonra, 8 km’lik yol açılarak Kemaliye Divriği’ye bağlanmış.

Avaz bölgesinden Kemaliye’ye büyük bir yol açınca Taş Yol ulaşım için önemini kaybetmiş. Her iki tarafı yer yer 400-500 metrelik sarp kayalık yamaçlardan oluşan Karanlık Kanyon boyunca macera tutkunlarına nefis manzaralar sunan 8 kilometre uzunluğundaki yol, bugün daha çok araçla macera yaşamak isteyenlerin, yürüyüşçülerin tercih ettiği turizm amaçlı yol olmuş.

Kullanıcılarına dünya genelindeki tehlikeli ve zorlu yolların tanıtımını yapan “www.dangerousroads.org” adlı internet sitesince 2 yıl önce “dünyanın en tehlikeli yolu” olarak belirlenen Taş Yolu’nun, Çin’deki dünyaca ünlü “Guoliang Tüneli” olarak nitelendirilen yoldan yer yer daha tehlikeli olduğu belirtiliyor.
Tekneler Karanlık Kanyon boyunca ilerliyor. Kanyon iyice daralıyor, geriye dönüş başlıyor. Dönüşte teknelerin motorları durduruluyor. Sarp dağların arasından akan Karasu’nun şıpırtısını dinliyoruz. İsteyen içinden “Fırat’ın Türküsü” nü söylesin, isteyen “Sound of Silence”. Gözlerimizi kapatıyoruz. Dünya durdu mu ne?

Teknelerden inip, otobüslere biniyoruz. İliç Kemaliye yolunu bağlayan çelik köprü de iniyoruz. “Kemaliyeliler Taşyolu Açılış: 3 Ağustos 2002” yazan tünelin ağzından içeri giriyoruz. Taş Yolu’nda ilerliyoruz. Tünelden çıkıyoruz, biraz gidiyoruz, başka bir tünele giriyoruz. Yol kıvrıla büküle, nehri takip ederek ilerliyor. Çiçek böcek fotoğrafı derken, göreceğimizi gördük deyip geriye dönüyoruz.

Otobüsler bizi bekliyor. Tekrar Kemaliye’ye dönüyoruz. Grup kalabalık, dört ayrı konaklama yerine dağılıyoruz. Biz TaTuTa (Tarım Turizm Takas) çiftliklerinden biri olan Yalçıner çiftliğinde kalacağız. Çiftliğin sahibi, rehberimiz Latif Bey’in annesi Aysel Hanım, gelin Zehra ve torun Asya bizi karşılıyor.

TaTuTa, Buğday Derneği tarafından yürütülen “Ekolojik Çiftliklerde Tarım Turizmi ve Gönüllü Bilgi, Tecrübe Takası” projesinin kısa adı. Türkiye’nin farklı bölgelerinde yer alan bu çiftliklerde isterseniz gidip gönüllü olarak çalışabiliyorsunuz. Çalışma karşılığında gönüllünün konaklama ve yemek ihtiyaçları çiftlik tarafından karşılanıyor. Ya da ben çalışamam ama oradaki hayatı görmek istiyorum diyorsanız bizim gibi ücretli olarak konaklıyorsunuz.

Şansımıza girişteki banyolu oda bize düşüyor. Diğer dört odada kalan arkadaşlar ortak banyo WC kullanacaklar. Eşyalarımızı bırakıp, akşam yemeği yemek üzere Özden Otel’e gidiyoruz. Yemekten sonra Eğin Fasıl heyeti ve bizim THBT ekibi öyle bir gece yaşıyoruz ki, anlatılmaz yaşanır.

Şoförümüz Mustafa Bey, rehberimiz ve Yalçıner çiftliğinin sahibi Latif Bey, Latif Bey’in oğlu Kemaliye halk oyunlarını oynuyorlar. Mustafa Bey’in o boy ve o cüssesiyle oynadığı “Hamamın da Kapısı Keçeli Vay” türküsü dilimize dolanıyor.

Hamamın da kapısı keçeli (vay)
Hanımlar geliyor peçeli (vay)

Sen kime edalım sen kime (vay)
Ustamdan evvel ben köle (vay)
Ustamdan evvel ben köle (vay)

Hamama da girmiş terlemiş (vay)
Tellaklar hizmet eylemiş (vay)

Sen kime edalım sen kime (vay)
Ustamdan evvel ben köle (vay)
Ustamdan evvel ben köle (vay)

Hamama da yavrum hamama (vay)
Haber gönderin imama (vay)

Sen kime edalım sen kime (vay)
Ustamdan evvel ben köle (vay)
Ustamdan evvel ben köle (vay)

Bir biz söylüyoruz. Bir onlar. Klarnet, saza, saz davula, davul bendire yol vere vere gece yarısını geçiyor. Yarın gene yoğun bir gün bizi bekliyor. Herkes evine. Kemaliye’de bir evimiz var artık. TaTuTa’da, sessiz bir çiftlik evinde uykuya dalıyoruz.

30 Nisan 2018 Pazartesi

Sabahleyin kuş sesleri ile uyanıyorum. Dışarı çıkıp, dut bahçeleri arasındaki çiftliği keşfetmeye çalışıyorum. Herkes uyandıktan sonra kahvaltıya oturuyoruz. Her şey mis gibi kokuyor, uzun zamandır bu kadar iştahla kahvaltı yapmamıştım.

Kahvaltıdan sonra Sırakonak Köyü’ne gidiyoruz. Sırakonak, 10-11 yüzyılda Ermenilerin kurduğu bir köy. Eski adı Ahın. Kaynak demekmiş. 1021 yılında Türkler gelmeye başlamış. 16. yüzyıl da 5 bin 440 Ermeni’ye karşın 4 bin 840 müslüman ahali varmış. 1915 tehcirinden sonra köyde hiç Ermeni kalmamış.

Sırakonak’ın özelliği, en güzel evlerin olduğu köymüş. Köydeki özgün mimari korunmaya çalışılmış. Sokaklar eski Roma mimarisindeki gibi ortadan su oluklu. Evlerin içine su alınmazmış. Su sokaklardaki çeşmelerden taşınırmış.

Giriş katları taştan yapılmış ve taşların arasına dut ağacından hatıllar konulmuş. Üst katlar ahşap. Ahşap da özel ahşap. Bir santimetre kalınlığında ince oymalı tahtalar. Suya dayanıklı ve estetik. Ahşabın bakımı zor ve pahalı. Kimi evler bakım onarımdan geçmiş, pırıl pırıl parlamakta. Kimi evlerde çinko ile kaplanarak koruma altına alınmış. Evler miras yoluyla çocuklara kalınca, çocukların sayısı da çok olunca ve çocuklar şehirlerde yaşadığı için evlerin çoğu çinko kaplanarak kaderine terkedilmiş. Artık sahipleri ne zaman isterlerse tamir ederler. Evlerin kapı kolları ise ayrı bir sanat eseri. Fotoğraflamaya doyamıyoruz.

Sırakonak köyünden Apçağa köyüne yürüyüş yapıyoruz. Bin 300 metre yükseklikte Sarıçiçek yaylasında manzara muhteşem. Çiçekler açmış, her biri ayrı renk. İsviçre’deki dağ köylerini andırıyor. Sevgi ile Alpler’deki tırmanışımızı yad ediyoruz. Yürüyüşün sonunda Apçağa’da İhsan Sezgin Kayabaşı Parkı’nda kır kahvesinin seyir terasında soluklanıyoruz. Kimimiz tavla oynuyor, kimimiz sütlaç yiyor.

Apçağa köyünü geziyoruz. Burası Ahmet Kutsi Tecer’in “Orda bir köy var uzakta” şiirine konu olmuş köy. Köyün içine de “Ahmet Kutsi Tecer Müzesi” var. Müzeyi geziyoruz. Fırından ekmek alıyor, sıcak sıcak yiyoruz. Evlerin çoğu yenilenmiş. Kapı tokmaklarına, ahşap işçiliğine bir kez daha hayran oluyoruz.

Öğle yemeği için hep beraber bizim TaTuTa Çiftliğine geliyoruz. Kör dolma diye değişik bir yemek yiyoruz. Dolmanın bildiğimiz malzemesi, asma yaprağına sarılmamış, asma yaprakları kıyılmış. Bir çeşit kolay dolma ama çok lezzetli. Açık havada yenen yemek çok keyifli geçiyor.

Yemekten sonra Kemaliye’yi geziyoruz. Tepeye çıkıyoruz. Kadıgölü şelalesini görüyoruz. Eğin manileri çok ünlüymüş. Belediye Mani yolu diye bir yol yapmış, yol boyunca manilerin yazıldığı tabelaları okuyoruz. Eğinli erkekler İstanbul’a çalışmaya gittikleri için tüm maniler hasret üzerine.“Yarim İstanbul’u Mesken mi Tuttun?” adlı türkü de Eğin’e aitmiş.

Yavuz Sultan Selim zamanında Eğin’e Kafkasya’dan gelen göçmenler yerleştirilmiş ve bunlara et ticareti için izin verilmiş. O nedenle o günden bu yana en usta kasaplar Eğin’den çıkar olmuş. Kasap dediğin İstanbul’a da lazım. Nereden nereye?

Yol üzerinde zincirli kayayı görüyoruz. Zincirli Kaya, doğa olayları nedeniyle kayanın altı oyulup, kaya peri bacası gibi kalınca, şehrin üzerine düşmesin diye zincirle bağlanmış. Bunu da görünce Eğinliler, Karadenizliler ile kesin akraba diye düşünüyorum.

Maniler bitince Seyit Ali Parkı’nda kimimiz çay içiyor, kimimiz dondurma yiyor, kimimiz de salıncakta sallanıyoruz. Ayşe Hanım’ın arkadaşının yapmış olduğu kapı tokmağı figürlü bilekliklerden alıyoruz.

Moladan sonra Kemaliye sokaklarında geziyoruz. Ahşap evlerden biri Kemaliye Vakfı tarafından satın alınmış, restore edilecekmiş. Restorasyondan önceki evin ham halini görüyoruz. Yenilenen evler, paşa konağı gibi, her biri için ayrı ayrı özenilmiş. Kapı tokmakları aslına uygun yeniden yapılmış.

Yol üzerindeki “Lökhane”ye uğruyoruz. Lök, Kemaliye’nin yöresel lezzetlerindenmiş.
Kuru dut dibekte dövülüyor, sonra eleniyor. Dövülmüş elenmiş kuru dut bu sefer cevizle dibekte dövülerek macun haline geliyormuş. Bu macun jelatine sarılarak satışa sunuluyor, adına da Lök deniyor.

Kemaliye gezimize, Kemaliye pazarından geçerek Demirciler Çarşısı ile devam ediyoruz. Burada “Demircioğlu Geleneksel kapı Tokmakları” atölyesini geziyoruz. Kapı tokmağı deyip geçmemek lazım, bu da bir sanat.

Şehir merkezindeki bizim Latif Beylerin dükkanından Kemaliye ürünleri alıyoruz. Dut pekmezi, oricik( cevizli sucuğun dut pestili ile yapılmış hali), bal, peynir ve hatta ekmek alıyoruz. Taşıma derdi yok, hepsi kargo ile geliyor.

Akşam yemeğini Bozkurt Otel’de yiyoruz. Eğlencemiz için tekrar Özden Otel’e gidiyoruz. Otelin şark köşesinde çalıp söylüyoruz. Bu kez biz bizeyiz. Yorgunluktan mı nedir içimizden oynamak gelmiyor. Durmuş’un muhteşem Melek, Süheyla ve Fethiye’den oluşan, vurmalı sazlar grubu ile İsmail Ağa, Behzat ve Süheyla’nın eşinden oluşan saz grubu döktürüyor. Ayşegül’ün başı çektiği koro da onların peşine takılıp gidiyor. Ayşegül bir “Altın Hızma” türküsü söylüyor ki, of ki ne of. Ayşegül’ün sesi sanki saklı cennet, bugüne kadar bu türkü bu kadar içten söylenmiş midir ki acep.

Akşam Tatuta’da uykusu kaçanlar, muhabbete oturuyoruz. Demet ile Halil’in başı çektiği espri sağanağı altında gülmekten ölüyoruz. Lafın gelişi değil, bir ara gülmekten içim katılıyor, gerçekten öleceğimi sanıyorum. Komedi, trajedinin zaman geçmiş hali derler. Siz beni güldürdünüz Allah da sizi güldürsün.

01 Mayıs 2018 Salı

Sabah kahvaltısından sonra TaTuTa’ya, cennetin köşesine, bannelik (Torunum bana babaanne yerine banne diyor) hasretimi kara gözlerinde dindirmeye çalıştığım küçük Asya’ya veda ediyoruz. Elveda Kemaliye. Bir gün sana gelip, senden ayrılırken üzüleceğim hiç aklıma gelmezdi.

Yola çıktıktan sonra Ayşe hanım, şoförümüz Mustafa Bey’in Erzincan Şoförler Odası başkanı olduğunu söylüyor. Bugün seçim varmış ve de ilk defa karşısına rakip çıkmış. Mustafa Bey bugün seçim nedeniyle gelmek istememiş, Ayşe Hanım’ın dayatması ile gelmiş. “Eğer seçilemezsem senin yüzünden “ diye Ayşe Hanım’a çemkirip durmuş. Ne yapsak, seçimin olduğu yere gitsek sandığımı bassak, karşı adayı salona mı sokmasak, Mustafa Bey’i o kadar sevdik ki ona zarar gelsin istemiyoruz.

Yol boyunda otobüsler duruyor ve uzakta ki kayaların üzerinde ki eve bakıyoruz. Erzincanlı öğretmen Bekir Taştan, emekli olunca kendisi de öğretmen olan eşi Nermin Taştan’a, yıllarca çalıştıkları İstanbul’un gürültüsünden uzaklaşıp sakin bir yaşam sürmeyi teklif eder. Ata ocağında ev yapacaklardır ama gel gör ki paylarına düşen dağın tepesidir. Nermin Hanım dağa doğru bakarken, eşi “Sakın aklından bile geçirme” der. Der demesine ama Nermin Hanım çoktan kararını vermiştir. İki yıl süren bir çabadan sonra kayaların üzerine kartal yuvası gibi bir ev yapılmıştır. Eve 96 basamak ile çıkılıyormuş.

Zaman zaman ziyaretçi de kabul ettikleri oluyormuş. Alış veriş zor olmuyor mu diyenlere de “Eşim okey oynamayı sever, her gün kahveye gider, gitmişken de tüm alış verişi yapar “ diyormuş Nermin hanım. Düğün Dernek2 filminin bazı sahneleri bu evde çekilmiş.

Bir sonraki durağımız Vali Recep Yazıcıoğlu Köprüsü. Zamanın Malatya Valisi merhum Nevzat Tandoğan Kemaliye’yi Başpınar’a bağlayacak bir yol yapımını gündeme getirmiş, 1927 yılında Pakkaşlar mevkiinde bilfiil çalışmalara geçilmiş ise de neticeye varılamamış, ancak çalışma yapılan yerlerdeki yol izleri halen
hatıra olarak kalmış.

Yıllar geçtikçe yol ve köprü ihtiyacı için uzun uğraşlar veren halkımız 1957 yılında bir yol ve Kayıkbaşına da bir köprü yaptırmayı başarmış. Başpınar ve çevresi, bu köprüyle ulaşımı sağlamış ve o günkü koşullarda tüm ihtiyaçlarını
karşılayarak yaşamlarını sürdürmüş.

1966 yılına gelindiğinde Keban barajının yapımı gündeme gelmiş. Başpınar’lılar, köprümüz su altında kalacak, yolumuzda işlemez olacak diye çabaya düşmüşler. Gel gör ki Keban barajı göllenme sahasına giren köprü, 1974 yılında sular altında kalmış.

Ulaşım feribotçuların eline kalmış. Onlarda da bir naz bir niyaz. Beş dakika geç kaldın, karşıya geçme hakkını kaybettinler mi? Canım istemiyor deyip terslenmeler mi ne ararsan var. Her yıl dört beş kişi ölüyor. Hastalığı var, doğumu var, dinleyen kim?

Karayolları 160 metre genişliğindeki bir köprüyü yapar yapmasına da beş altı köy için bu maliyette bir köprü yapılması fuzulidir. 30 yıllık bir mücadele sürer. Derken Recep Yazıcıoğlu Erzincan’a Vali olarak gelir. Başpınar ve Kemaliyelilerin git gelleri sonucunda devlet millet iş birliği ile köprü yapımına karar verilir.

Vali Yazıcıoğlu’nun danıştığı mühendisler, konuyu yerinde incelerler ve öneri getirirler. 160 metrelik köprünün, 100 metrelik kısmı dolguya oturtulacak, köprü boyu 60 metreye düşürüldüğünde maliyet düşecektir.

60 metrelik kısım çelik konstrüksiyon olarak Ankara’da imal edilir ve yerinde monte edilir. Daha sonra duba üzerinde inşa edilen bir platforma oturtulur ve yavaş yavaş karşı kıyıya doğru çekilerek yerine oturtulur. Böylece köprü1997 yılında hizmete açılır. Vali, ünlü yazar Ayşe Kulin’i davet ederek köprünün hikayesini yazdırır. Herkes duysun, öğrensin diye. Niyet etmek, inanmak ve elini taşın altına koymak herkesin harcı değildir. Belki de Recep Yazıcıoğlu’nu özel kılan budur.

Bugün evlerde bile Vali Recep Yazıcıoğlu’nun resmini görürsünüz. “Halkına iyi davranan Devlet idi” diyen mi ararsınız? “Hiç memur gibi değildi, hep bir şeyler yapmak isterdi” diyen mi? Ben bu kadar sevilen bir devlet görevlisine bir tek Diyarbakır’da rastlamıştım. Gaffar Okan. Her ikisi de nur içinde yatsınlar.

Ocak Köyü’ne doğru yol alıyoruz. Ayşe hanım Alevilik ve bazı deyimler üzerine bilgiler veriyor. Peygamber soyundan gelenlere Ehl-i Beyt, peygamberin torunlarından İmam Hasan’ın soyundan gelenlere Şerif, İmam Hüseyin soyundan gelenler Seyyit deniyormuş.

13. yüzyılda Horasan’dan gelen erenler Anadolu’nun çeşitli bölgelerine yayılmışlar.
Ahi Evran, Lonca Sistemini kurmuş, Baba İlyas Selçuklu yönetimine baş kaldırmış, Hacı Bektaş, kamil olmanın sırrına ermiş.

Ocak Köyü, XIII. Yüzyıl’da Hz. Muhammed soyundan gelen seyyitlere tanınan “Yeşil Sarık Sarma” hakkına sahip Hıdır Abdal Sultan tarafından kurulmuş. Hıdır Abdal Sultan, Horasan erenlerinden bir ulu kişiymiş. Düşkünler ocağının piri imiş. Düşkünler Ocağı, içinde bulunduğu topluma ters düşmüş kişiler için toplanan bir ceza makamı.

Düşkün olmak nasıl bir şey dersen; yalan söylersen, komşunun hakkını yersen, başkasının karısına yan gözle bakarsan, ticarette haksızlık yaparsan düşkün olurmuşsun.

Alevilik’te yol çok önemliymiş. Pirler taliplere yol gösterirmiş. Selçuklu ve Osmanlı döneminde, Türk egemenliğinin yayılmasında hizmeti geçen dervişlere, babalar, alperenlere, bedelsiz verilen topraklar üzerinde tekke ve zaviyeler kurulmuş. Hıdır Abdal zaviyesi de vakfedilmiş zaviyelerden

Hıdır Abdal zaviyesi aynı zamanda ruhsal hastalıkların tedavi edildiği bir mekanmış.Telkin ve irşad (düşünce ve uyarma) yöntemiyle tedavi yapılmaktaymış. Hıdır Abdal türbesi bugün bile adak yeri olarak çok ünlüymüş.

Düşkünler Ocağı, üst makam sayıldığından verilecek ceza karşısında kulun boynu kıldan ince. En büyük ceza da; toplumdan dışlanmakmış. Bu ceza 1 yıl da olabilirmiş, 13 yıl da olabilirmiş. İçinde bulunduğun toplumda kimsenin seninle konuşmadığını, selam vermediğini düşünsene. En büyük ceza kendini değersiz hissetmen, öl daha iyi.

Köy meydanında Pir Sultan Abdal’ın elinde sazını havaya kaldırmış olarak betimlenmiş heykeli var. Altında da “Gelin Canlar Bir Olalım” diye yazıyor. Heykelin ardında ise “Ocak Müzesi” var. Müze 20 yaşında evladını kaybetmiş baba Mustafa Gürer’in, oğlu Ali Gürer anısına yaptırdığı özel müze. Müze de gerek ailenin gerekse köylülerin bağışladığı her tür obje var. Karasaban da var, düven de var, ilkel tınaz makinesi de var. Giysiler, heybeler, bakır sahanlar, siniler, çifteler, belden kırma tüfekler gayet güzel düzenlenmiş. Vali Recep Yazıcıoğlu’nun resmini de koymuşlar. Ve “Ufuktaki Adam Erzincan Seni Unutmayacak” diye yazmışlar.

Müzeden çıkınca çeşmenin duvarındaki yazı çok hoşuma gidiyor. “Bedenin abdesti su ile,nefsin abdesti gözyaşı ile, aklın abdesti ilim ile, ruhun abdesti muhabbet iledir”

Bir sonraki durağımız Arapgir Onar Köyü. Sultan Alaaddin Keykubat adına, bölgenin yüce emiri tarafından Bayat oymağından Şeyh Hasan Öner’e Zaviye vakfı olarak vakıfname verilmiş ve Onar Köyü böylece sınır boyu yerleşimi olarak kurulmuş.

Köyde ilk olarak 12 direk üzerine çadır kurularak ibadethane yapılmış. Daha sonra kagir olarak inşa edilmiş. İçeride çatı yedi kat olarak ağaçtan yapılmış. Göğe açılan bir de delik bırakılmış. 12 direk halen duruyor. 800 yıllık bir cemevi karşımızda. Hz Muhammed “ Ben İslamın şehriyim, Ali ise kapısıdır” diye buyurmuş. O nedenle Alevilik de eşik çok önemliymiş. Eşiğe basılmazmış. Biz de eşiğe basmadan uzun bir koridordan geçerek bu tarihin en eski cemevine giriyoruz.

Yapım yılının 1224 olduğu söyleniyor. İçerde lokma dağıtılan yer var, post var, orta direk var, yerlerde halı ve hasır serili. Uhrevi bir alanda sesimizi çıkarmadan dolaşıyoruz. İster mikro kozmoz, makro kozmoz olarak açıklamaya girişin, ister tanrının adlarını sıralayın, isterseniz iyilik, dürüstlük, namus üzerine ne biliyorsanız zihninizden geçirin. Burası çok etkileyici ve can alıcı bir yer. Duvardaki delikler Yavuz Sultan Selim döneminde askerler geldiğinde Alevilerin yer altına kaçtıkları yermiş. Eski dönemlerden kalan yer altı mağaraları buradaki canların hayatta kalmalarını sağlamış. Kaçarak, göçerek, saklana saklana ibadet mi olur, böyle yaşam mı olur a canlar. Gel gör ki zulüm sığmaz olmuş yere göğe.

Cem evinden sersemlemiş bir vaziyette dışarı çıkıyoruz. Köyün dışındaki kaya mezarlara gidiyoruz. Kaya mezarların 2 bin yıllık olduğu söyleniyor. Mezar duvarlarında kırmızı renkli at figürleri canlılığını koruyor.

Kaya mezarlarından sonra yeni yapılan cemevinin bahçesinde mola veriyoruz. Arka tarafta bir faaliyet var ama ne olduğunu anlamıyoruz. Ev yapımı şaraplardan içiyor, eve götürmek üzere bir kısmını satın alıyoruz. Kendimi bir an Portekiz’de falan zannediyorum. Modern giyimli kadın erkeğin bir arada çalıştığı aydınlık köye hayran oluyoruz. Halen Londra’da yaşayan Araştırmacı-Yazar Dr. İsmail Kaygusuz’da Onar köyündenmiş. Onar Köyü üzerine birçok incelemesi yayınlanmış.

Köyden çıkarken bir genç koşarak gelip önümüzü kesiyor. “Kırklar Lokmamız var, yemeden gitmeyin” diyor. Arkadaki telaşın nedeni anlaşılıyor. Yesek mi yemesek mi, vaktimiz dar, olurdu olmazdı derken, kırklar sofrasına uğramadan otobüslere biniyor, Çırçır Şelalesi’nde alabalık yemeye gidiyoruz. Meteoroloji günlerdir yağmur yağacak deyip duruyor, yağmuru açıyor, bir damla yağdırmadan gezinin sonuna geliyoruz. Şelale’de yemek yedikten sonra bir yağmur indiriyor ki öyle yağmur olmaz. Sen misin alabalık yemek için Kırklar Sofrasını reddeden, al sana alabalık al sana Çırçır Şelalesi. Otobüslere varana kadar tepeden tırnağa ıslanıyoruz.

Keban Barajı,1975 yılında elektrik üretmeye başlamış bir barajımız. 1974 yıllarında Üniversite’de öğrenciyken baraj ilgi alanımıza girmişti. Dönemin iktidarının propaganda malzemesiydi. Barajın kurulduğu arazinin yapısı, kağıdı buruşturup attığımızda nasıl gözenekli boşluklar olursa, öyle gözenekli boşluklu bir yapıya sahipmiş. Su tutmaya başlayınca bu boşluklardan muazzam su kaçakları gözlenmiş. Bu boşluklar çimento enjekte edilerek doldurulmaya çalışılmış. Hatta o yıllarda Türkiye’nin bir yıllık çimento üretimi kadar çimento enjekte edildiği söylenmekteydi. İşte bu Çırçır şelalesi Keban Barajı’nın göletinden kaçan sulardan biri. 50 metreden dökülüyor.

Son durağımız Harput. Yağmur hız kesmeden devam ediyor. Harput Kale’sini şöyle bir uzaktan görüyoruz. Ulucami’yi yağmurun hışmından çoğumuz arabadan inemediği için göremiyoruz.

Elazığ Havaalanı’nda gezimiz noktalanıyor. Telefonla haber geliyor. Şoförümüz Mustafa Bey, dernek başkanlığını bir kez daha kazanmış. Neyse Ayşe Hanım Mustafa Bey’in hışmından kurtuldu. Gezinin en anlamlı sözünü Latif Bey söylüyor. “Gezi başlarken 67 kişi ile bu iş nasıl olacak diye kara kara düşünüyordum. Şimdi anlıyorum ki 100 kişi olsanız gene olurmuş, siz ne güzel insanlarsınız böyle“

Latif Bey, Ayşe Hanım ve Mustafa Bey. Hoşça kalın güzel insanlar. Dünyanın dört bir yanını gezerken, görmekte ve tanımakta bu kadar geç kaldığım yurdum köşesi hoşça kal.

Sevgili dönem sorumlumuz (ağamız), kültür marabalarımız, gönül dostlarımız şimdi nereye gidek?

Feryal Bekdik
Mayıs 2018

POPÜLER FOTO GALERİLER
POPÜLER VIDEO GALERİLER

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.