Yerelin Sesi

Makedonya’dan Kosova’ya 3 Günde Devr-i Alem

Makedonya’dan Kosova’ya 3 Günde Devr-i Alem
Feryal Bekdik
Feryal Bekdik( feryalbekdik@yerelinsesi.com )
824 views
31 Mayıs 2020 - 14:24

Makedonya’dan Kosova’ya 3 Günde Devr-i Alem

 

 

Yazar: Feryal Bekdik

Balkanlar’ın kibar kızı, ağalığı hanımlığından, hanımlığı ağalığından gelen Gülin Ağa hem Makedonya’yı hem de Kosova’yı içine alan bir gezi düzenlemiş. Okul arkadaşlarımın dedelerinin memleketi, gençliğimin geçtiği Urla’nın göçmen mahallelerinde hikayeleri anlatılan Balkanlar’ı bizim ODTÜ Türk Halk Bilimi Topluluğu’nun ruhu ile dolaşmak fena olmaz diye düşündüm ve de adımı yazdırdım.

Sabah gün doğmadan yollara düştük. Uçağımız İstanbul Atatürk Hava Limanı’ndan 07:40’da kalkacak. Rehberimiz Emin havalanında hepimize hoş geldiniz diyor. Bir saatlik yolculuktan sonra, Üsküp Büyük İskender Hava Limanı’na varıyoruz. Rehberimiz Makedonya aksanı ile Türkçe konuşan eski bir gazeteci Enver Ahmet.

Makedonya’yı Vardar nehri ortadan ikiye ayırıyor. Vardar’ın sol yakasında Osmanlı dönemi yapılar hala ayakta ve Osmanlı mahallesi olarak anılıyor. Sağ yakasında ise modern Üsküp inşa edilmiş. Üsküp Çarşısı’na varıyoruz. Şimdilerde Türkiye’den gelen öğrenciler sayesinde çarşıda Türkçe duyulmaya başlanmış. Çarşıda yok yok. Makedon çarıkları, sırmalı Üsküp cepkenleri, Tito’nun resimleri, kuyumcular, kumaşçılar. Bizim İzmir’in Kemeraltı Çarşı’sını andırıyor diye konuşurken, Kapan Han çıkıyor karşımıza. Aaaa “Kızlarağası Han”ı  gibi diyoruz. Kapan Han’da Atatürk’ün resmi ve altında yazan  “Asrın Dev Lideri Mustafa Kemal” yazısı bizi çok duygulandırıyor. Üsküp’te  “Atatürk’ü Sevenler Derneği” varmış.

Kapan Han’dan çıkınca Üsküp Kalesi’nin surları önüne çıktığımızı görüyoruz. Önümüzde uzun bir köprü var. 2010 yılında yapılan yeni master plana göre şehri heykellerle donatmışlar. Karşımız çıkan ilk heykel, Büyük İskender’in babası Kral II.Filip’in dev heykeli. Köprünün sağ tarafında Kiril (Makedonca Kirilista) alfabesine adını veren Ortodoks rahipler Kiril ve Metodius’un heykelleri var. Slav dillerinde kullanılan bu alfabeyi bu iki rahibin öğrencileri geliştirmişler. Kiril ve Metodius öyle saygın kişiler ki üzerlerine kuş pislemesin diye heykelden kulakları rahatsız eden metalik ses yayınlanıyor ve böylece kuşlar heykele yaklaşamıyor.

Üsküp Taş Köprüsü üzerinden geçiyoruz. Köprünün halk arasındaki adı Fatih Sultan Mehmet Köprüsüymüş. Köprü araç trafiğine kapalı. Köprünün diğer tarafında Makedonya Meydanı denilen büyük bir meydan ve de meydanın ortasında Büyük İskender’in devasa heykeli var.

Nehir kıyısında biraz oyalandıktan sonra, Rahibe Teresa’nın Evi’ne varıyoruz. Rahibe Teresa’nın asıl adı Gonca Boyacı’ymış. Kendisi Üsküp doğumlu ve Arnavut kökenliymiş. Evin içinde Teresa’ya ait eşyalar ve resimler sergileniyor.1979 yılında kendisine verilen Nobel Barış Ödülü sertifikası da sergilenenler arasında.

Öğlen yemeğini Zafer Takı’nın yanındaki Destan Restoran’da yiyoruz. Balkan köftesi damak tadımıza uygun, çok güzel. Akşam ise otelimize girerken dağın tepesinde ışıklı bir haç dikkatimiz çekiyor. 76 metre yüksekliğindeki haç 40 km uzaktan bile görülüyormuş. Gece boyu ışıl ışıl parlıyor.

Sabah kahvaltıdan sonra otelden ayrılarak Kalkandelen’e doğru yola çıkıyoruz. Bizim Kalkandelen dediğimize Makedonlar Tetova diyorlar. Osmanlı döneminde buraya Saruhan Türkmenleri göç ettirilmiş. Onlarda silah yapımında öyle ustalarmış ki, yaptıkları silahlar kalkanı deliyormuş. Derken buranın adı Kalkandelen olarak anılır olmuş.

Kalkandelen’de ilk durağımız Alaca Cami. Cami dışarda bakıldığında rengarenk  süslemesi ile dikkat çekiyor. İçine girince renklilik daha da artıyor. Çiçek desenleri, İstanbul betimlemeleri, nereye bakacağımız şaşırıyoruz. Adını mimari yapısındaki renklilikten alan Alaca Cami’nin boya ve süslemelerinde kökboyası, hayvan kanı ve 30 bin yumurta kullanılmış.

Camiden sonra küçük bir grup yakındaki Pena Nehri kıyısındaki hamama gidiyoruz. Hamam restore edilmiş, içinde modern heykel sergisi var. Bir sonraki durağımız ise Manastır. Bizim Manastır dediğimize Makedonya’da Bitola diyorlar. Otobüsümüz Manastır Askeri İdadi’sinin yakınında duruyor. Günümüzde müze olarak hizmet gören tarihi binaya doğru yürüyoruz.

Manastır Askeri İdadisi, Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1896-1898 yılları arasında okuduğu Askeri Lise. Giriş katında Makedon büyüklerinin resim ve heykelleri var. Üst kata sağlı sollu iki merdiven ile çıkılıyor. Merdivenler kırmızı halı kaplı. Binanın üst katı iki bölüm. Birinci bölüm  Atatürk’e ayrılmış. Üzerinde “Mustafa Kemal Anı Odası” yazan odaya giriyoruz. Bizi Atatürk’ün lisedeki hali ve giysileri ile balmumu heykeli karşılıyor. Duvarlarda Atatürk’e ait vecizeler, resimler yer alıyor. Camlı bölmelerde giysiler, Mustafa Kemal’in İstiklal Madalyası ve beratı sergileniyor. Lisedeki aşkı tarafından yıllar sonra Atatürk’e yazılmış mektup bile var. Eleni Karinte’nin yazmış olduğu mektubu günümüz Türkçesiyle Oya arkadaşımız okuyor.

Binanın diğer bölümünde etnografya müzesi var. Makedon yaşamı hakkında fikir veren, kıyafetler, takılar, eşyalar sergileniyor. Duvarlarda partizanların resimleri dikkat çekiyor. Şirok sokağı boyunca binaların resmini çekerek ilerliyoruz. Sokağın sonuna doğru Eleni’nin evi olduğu söylenen evin karşısında yemek yiyoruz.

Ardından otobüslere binerek Resne’ye doğru yol alıyoruz. Resne, Resneli Niyazi Bey ile adını duyurmuş bir kasaba. Elma üretimi ile ünlüymüş. Makedonca’da Peceh diye anılıyor. Resneli Niyazi Bey’in evine gidiyoruz. O da Atatürk gibi manastır Askeri İdadisi’nde okumuş. 1897’deki Türk-Yunan savaşındaki başarılarından ve II. Meşrutiyet‘in ilanına yol açan ayaklanmanın lideri olmasından dolayı ün yapmış. Evin karşısında Fransız şatolarından esinlenerek yaptırdığı Resneli Niyazi Bey Sarayı’nı dıştan fotoğraflıyoruz. Niyazi Bey evin dışını yaptırmış, içini yaptırmaya ömrü yetmemiş. Bugün bina Seramik Müzesi olarak kullanılıyor.

Resneli Niyazi Bey, Balkanlar düşman eline düşünce İstanbul’a dönmek istemiş. 1913 yılında İtalya üzerinden İstanbul’a hareket edeceği Arnavutluk’un Avlonya Limanı’nda kendi koruması tarafından öldürülmüş. Bu olay neticesinde, “Ne şehittir ne gazi, pisi pisine gitti Niyazi” deyimi ortaya çıkmış  ve  Türk milletinin hafızasına kazınmış. Resneli Niyazi Bey’in suikastı hiçbir zaman tam olarak aydınlığa kavuşmamış, halk tarafından çok sevilen Niyazi Bey’in İttihat ve Terakki tarafından öldürtüldüğü söylentiler arasında.

Akşam saatlerinde Ohri’ye varıyoruz. Göl manzaralı Belvedere Hotel’e yerleşiyoruz. Ertesi gün sabah kahvaltısından sonra otobüsümüz bizi Ohri gölü iskelesine götürüyor. Ohri Gölü’nde, bir saatlik bir tekne turu yapıyoruz. Ohri Gölü 1979 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine girmiş. Su pırıl pırıl ve çok soğuk. Gölün kıyısındaki  Ohri naif bir tablo gibi. Sur içindeki eski şehre doğru yürüyoruz. Yol üzerinde bol miktarda inci mağazası var. Meğer Ohri incisi çok meşhurmuş. İnciler, sedef üzerine gümüş balığı pulları kaplanarak elde ediliyormuş.

Aya Sofya Kilisesi’ne varıyoruz. I. Bulgar Devleti çarı, Çar Samuil (997-1014) döneminde Ohri gölü etrafına 365 adet kilise inşa edilmiş. Bunların içinde Aya Sofya en ünlüsüymüş. Eski bir tapınak üzerine inşa edilmiş. Osmanlı’daki bir geleneği daha öğreniyoruz. Eğer bir şehir savaş ile alınırsa kiliseler camiye dönüştürülüyormuş. Yok şehir teslim olursa kiliselere dokunulmuyormuş. Ohri fethedilen şehir olduğu için Aya Sofya Osmanlı döneminde cami olarak kullanılmış.

Yemekten sonra meydanda toplanıyor, otobüse biniyor, Galicica Milli Parkı’na gidiyoruz. Galicica Milli parkı Ohri gölünü besleyen Srno Drim nehrinin ilk çıkış yerinde. Parkın içinde bir tarafımız göl, bir tarafımız nehir, nefis bir hava, grup şahane güle oynaya yürüyoruz. Yolun bitiminde Aziz Naum manastırına giden yokuşa sardırıyoruz. Aziz Naum, Aziz Kiril’in öğrencilerinden ve MS 9. Yüzyılda bu manastırı kurmuş ve dinin yayılmasında önemli rol oynamış bir aziz. Manastır’da bir de kilise var ve Aziz Naum’un mezarı da bu kilise içinde. Manastırın bahçesinde tavus kuşları salına salına geziyor.

Manastır gezisinden sonra, teknelere binerek nehrin doğduğu yere doğru gidiyoruz. Tekneler onar kişilik ve her bir tekneyi bir kürekçi idare ediyor. Kol kuvveti ile nehrin doğduğu yere kadar götürüp getiriyorlar.

Akşam göl kenarında bir restorana gidiyoruz. Balkanlarda köfteye doyduk. Etleri çok güzel. Müzik faslı başlıyor. Çalgıcılar masaları dolaşıyorlar. Bildik şarkıları bizlerle söylüyorlar. “Maya dağdan kalkan sazlar”, “Drama köprüsü” “Senede Bir Gün”. Şarkı faslından oyun faslına geçiliyor veee “Damat Halayı” ile gece bitiyor.

Ertesi gün sınırı geçerek Kosova Özerk Cumhuriyeti’ne gideceğiz. Yolumuz uzun. Sınırı geçip Kosova  Cumhuriyetine giriş yapıyoruz. Kosova’da ilk durağımız Prizen olacaktı ama uçağımızı kaçırmamak için Prizen’i pas geçip Priştine’yi gezmeye gidiyoruz.

Şehir yenilenmiş, camiler restore ediliyor. Değişik mimari denemeleri var. Yollar düzenli. Kavşaklarda genelde çiçekli göbekler olur, burada çiçekli göbek yerlerini otopark yapmışlar. Kavşağın ortasında otopark var.

Klinton caddesinden geçiyoruz. Klinton heykeli bile var. Kosova’da Birleşmiş Milletler Barış gücü 2009’dan bu yana görev yapıyor ve bütçesi de Amerikan Hükümeti tarafından karşılanıyormuş. Bill Clinton’nın Cumhuriyet olmalarında gösterdiği çabanın anısına Kosova’lılar da böyle bir jestte bulunmuşlar. Caddede bulunan bir mağazaya da Hillary adını vermişler.

Biraz erken de olsa Havaalanına geliyoruz. Kosova’dan 20:40 uçağı ile havalanıyor tam vaktinde İstanbul’a varıyoruz. Ayrılık vakti geldi. Grup şahaneydi, rehber şahaneydi, otobüsümüz bile şahaneydi.

POPÜLER FOTO GALERİLER
POPÜLER VIDEO GALERİLER

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.