Yerelin Sesi

Tüm Dünyayı Etkisi Altına Alan
COVID-19 Salgınında SON DAKİKA Gelişmeleri

Dolu dolu geçen yıllarımız ve Yeni Truva Müzesi

Dolu dolu geçen yıllarımız ve Yeni Truva Müzesi
Mehmet Gülümser
Mehmet Gülümser( mehmetgulumser@yerelinsesi.com )
1.263 views
26 Ekim 2020 - 14:00

Yazar: Mehmet GÜLÜMSER

Dolu dolu geçen yıllarımız ve Yeni Truva Müzesi

Ülkemizde 90’lı yıllarda turizm çok hareketliydi. Herkes turizmde bir gelecek görüyor, yatırımlarını ona göre ayarlıyordu. Ben bile severek yaptığım öğretmenlik mesleğimi bırakıp, kendimi turizmin kollarına atmıştım. Konaklama ve diğer tesisler çok az idi ama yaz ayları boyunca her tarafta kaliteli turist kaynardı. Bu işe gönül verenler ise gelen turistler ülkesine memnun olarak dönsün diye canla başla çalışırlardı. Öyle ki, bu sektörde  çalışan her birey, elinden geldiğince çok  çaba gösterirdi. Turist acenta sahipleri, otelciler, restorancılar ve şoförler, hemen hemen herkes  turistlerimizi rahat ettirmek için koşuştururlar, bir dediğini iki etmezlerdi. Biz rehberler mi? Aman turist memnun olsun diye, onlardan geri kalmaz ve kendimizi ne çok paralardık. Uykusuz kaldığımız geceler çok olurdu.
O yıllardaki heyecanımızı  hiç unutamam.
Yıllardır Bergama, Ayvalık, İzmir üçgeninde yaşadığım için  Kuzey ege  turizm kapasitesi bana yeterdi. Bir de Midilli’den gelen turistler de eklenince benim haftalık tur günlerim dolardı.
Yaz aylarında Midilli’den Ayvalık’a, tekneyle günübirlik gelen bu misafirlerimiz, hem antik  kent  Bergama’yı, hem de Ayvalık’ı ziyaret etmek istiyorlardı. Gün içinde her iki şehri de bir çırpıda  göstermek zorundaydık. Ama zaman az, program geniş olduğu için  çok hızlı hareket ediyorduk.
Bergama Akropol’ünü, Asklepion’unu o yaz sıcağına aldırmadan  gezdirmek bize vız gelirdi. Sanki zamanla yarışırdık ve işini seven Ersin kaptan her zaman en büyük yardımcımızdı.
Şimdi dönüp de geriye baktığımda; ya ne şevk varmış bizde diyorum.
Hele Efes turu yapmak bir zevk işiydi ve Truva’yı anlatmak ise bir etiket idi.
Ben de bu antik kenti anlatırken ayrı bir heyecan duyardım. O yıllarda Truva turları, genellikle Ayvalık’ta konaklayan turistlerimiz içindi.
Truva turu için o uzun yolculuğumuzda antik dünyayı, turistlerimize aktarmak çok hoşumuza giderdi. Hele  anlattığımız o hikayeleri ilgiyle dinlemeleri, bizi daha da mutlu eder, durmak bilmezdik. Aha şurda şu var, şuranın hikayesi şöyle diyerek, mitolojinin  çeşitli hikayelerini döktürürdük.
Afrodit’in güzellik kraliçesi seçimini, nifak tanrıçası Eris’i, Helena’yı, Hera’yı, Aşil’i, Hektor’u, İlle de çapkın Paris’i.
Ayvalık’tan kalkınca, ilk mola yerimiz Yeşilyurt köyü yokuşundaki meyvecilerdi. Hem yerli hem de yabancı turistler yan yana duran derme çatma tezgahlardan çerez, fıstık, fındık, incir, kuru kayısı, zeytin ve meyve satın alırlardı. Bizim turistlerin tercihi ise fındık ve kuru kayısı idi. Moladan sonra gene yola düşer, Truva’ya varınca hararetli olarak 2 saatten fazla bir anlatım sunardık. Truva ziyareti bitiminde, hepimizin rehber abisi Mustafa Aşkın’ın kapı çıkışındaki  mekanına uğrar, hoş sohbet ve çay molasından sonra biraz geç de olsa Tusan otel deki öğle yemeğine hızlıca koşardık .
Çanakkale Güzelyurt semtinde çam ağaçları arasında Çanakkale boğazına bakan Tusan motelin, genişce bir terası vardı, Orada öğle yemeği almak benim  için ayrı bir zevkti, Menüde neler yoktu ki; Çorba, salata, ana yemek balık, tatlı veya dondurma . Bu menü pek her yerde olmazdı. Turistlerimizle birlikte bu geziyi, Gelibolu manzaralı iyi bir yemekle taçlandırmak hepimiz için çok hoş bir şeydi.
Otel sahipleri samimi ve gönlü bol insanlardı. Garsonlar, otel çalışanları rahat tavırları ile bir müessese havası veriyorlardı. Hangi devlet konuğunu burada nasıl ağırladıklarını anlatmaktan zevk alırlardı.
Kaldı mı şimdi böyle kurumsal mekanlar? Son yıllarda kitle turizmi ülkeye çok para kazandırdı ama kaliteyi de yerle bir etti.
Gezi sonrası eve dönüp yeni Truva müzesini yazmaya daha başlamadan, bu ziyaret bana eski günleri hatırlatarak, hey gidi günler hey dedirtti.
2015 yılına kadar şahlanarak giden turizmimiz, bu tarihten sonra tepetaklak aşağı doğru gitti ve 2019 yılında da hepten kurudu.
Sebep mi? Dünya ile ilişkilerimizde diplomatik ve sevecen dil kullanılmayınca bu duruma düştük. Unutulmaması gereken şey, Turizm, sevginin ve huzurun olduğu yerde olur.

Yeni Truva Müzesi
Geçen hafta gene düştüm Truva yollarına. Ama bu defa ki ziyaretim turistlerimle birlikte değil, yalnız tek başıma. Hep Truva için gittiğim bu yöreye bu kez sadece 2018 yılında açılan muhteşem yeni arkeoloji Müzesini görmek için gidiyorum.
Müze binası Truva antik kentine daha varmadan sol tarafta bulunuyor. Devasa bir yapı ama öyle gözümüzü de pek tırmalamıyor desem yalan olmaz. Efsane müze, dört kattan oluşuyor. Müze içinde sizlere vaay dedirtecek cinsten  çok özel, nadide buluntular var.

Zemin katta: Diğer Truva kentlerinde ortaya çıkarılan buluntular sergileniyor.
1.katta: Truva’nın katmanları ve kaç ayrı devir yaşadığı anlatılıyor.
2.katta: Antik dünya buluntuları sergileniyor.
3.katta: Truva kazı tarihi sunuluyor.
Ve teras kat.

Ben bu kez değişik bir şey yapacağım.
Müzenin tüm katlarını değil benim için değerli olan (zemin kat) ve ikinci kattaki o muhteşem eserleri anlatarak,  sizlere bu  müzeyi tanıtmaya çalışacağım. Çünkü 2. ve 4. katlarda şehrin katmanları ve kazı geçmişinin hikayelerini zaten yazılı ve görsel olarak anlatılıyor.

Çan Altıkulaç Lahdi (m.ö.5. yy.)
Giriş katındaki küplerden  hemen sonra sol tarafta, tahrip edilen parçalarının birleştirilmesiyle güzel bir lahit Truva müzesinde sergilenmektedir.
Çan ilçesi Altıkulaç köyü tümülüsünde bulunduğu için ona Altıkulaç ismi verilmiştir.
Antik dönemde heykeller, sütunlar, lahitler, boyanır idi. Günümüzde  Orijinal boyalı  eser bulmak oldukça zordur; ancak bu nadide lahitte gözle görülür bir şekilde antik dönemden kalma boyalı kısımlar dikkat çekmektedir. Bu ise bu esere ayrı bir ayrıcalık katmaktadır.
241x95x85 cm ebadında beyaz mermerden yontulmuş bir Lahittir. Lahitin uzun yüzünde av sahnesi, kısa yüzünde ise savaş sahnesi betimlenmiştir. Kısa yüzdeki savaş sahnesi bir ormanlık, dağlık alanda geçmektedir. At üzerindeki Persli bir süvari, elindeki mızrağı yere düşmüş hellen askerine saplamak üzeredir. Lahit, bu at üzerindeki cengaver genç savaşcı için yapıldığı tahmin ediliyor. Delikanlı o kadar öfkeli ki kuyruğunu bir kurdela ile bağlanmış  atını şaha kaldırmış ve yerde olan askeri, atının ayaklarıyla da ezmek istemektedir. Lahtin sol üst köşesinde dala konmuş bir kuş var. Persli ve Hellen askerin ayaklarındaki zırhlar, silah kayışları ağaçlar kırmızıya, boş zemin ise mavi renkle boyanmıştır.
Hanedanın bu yiğit delikanlısının av günleri de unutulmamış, Lahtin kısa yan yüzüne o anlar özenle nakşedilmiş.
Av sahnesinde, sağ tarafta domuz, sol tarafta ise geyik avı sunulmuş.Sahnenin tam ortasındaki ağaçla iki ayrı av sahnesi birbirinden ayrı tutulmuştur.
Domuz avı sahnesinde ,domuz avcıya karşı  saldırıya geçmiş . Delikanlının pelerinin uçuşmasıyla anlıyoruz ki bu cesur yürek korkmadan avının üzerine hışımla hamle yapacak kadar korkusuzdur. Ayrıca avcıya ait iki av köpeği, domuzu  püskürtmeye çalışarak ona yardım ediyorlar. Bunu fırsat bilen Pers’li delikanlı da, mızrağını bu hayvana saplamaktadır.

Arkeologlar  bu lahit üzerinde yaptıklar tesbitler sonucunda; Perslerin yüzyıllar boyu Anadolu’da olduğunu tekrardan kanıtlamış oldular. (M.Ö 8-5); ancak şimdiye kadar Perslere ait böyle bir lahit bu yörede ilk defa bulunmuş oluyordu.
Yine arkeologların tesbitine göre; bu lahit üzerindeki domuz avı sahnesi Adrasan-Çavuşköy’de bulunan fakat İstanbul müzesinde sergilenen Pers mezar steli üzerindeki sahneyle aynı olması nedeniyle, bu lahtin de Persli bir hanedan mensubuna ait olduğunu iddia ediyorlar.
Kazıların bu yörede devam etmesi Troas bölgemizdeki Pers varlığının daha da bilinirliğini sağlayacaktır.

Altıkulaç Lahitinin Bulunuşu                                                                                                                                        Lahtin bulunuşunu anlatmadan ve değerli arkeolog kazı heyetinin cansiperane gayretlerini takdir etmeden geçemeyeceğim.
Yıllarca kimsenin dokunmadığı Çan ilçesi Altıkulaç köyündeki bu Çingene Tepe tumulusu 98 yılında bir gece definecilerce kazılıyor. Ağır iş makinalarıyla kazı işlemi devam ediyor ama köy yakın olmasına rağmen köyden kimse merak edip bakmıyor.
Ertesi gün muhtar durumu müze yetkililerine bildiriyor. Yetkililer gelip baktığında bomboş bir çukur ve yığılan topraklar arasında sadece bir kaç kırık mermer parçaları buluyorlar. Bölge hemen sit alanı kapsamına alınıyor. Defineciler konusunda araştırma soruşturma yapılıyor ama hiç bir bilgi edinilemiyor.
Ancak bir hafta sonra bir çoban, köye 5 km. ötede fundalıklar arasında çeşme yalağı bulduğunu söylüyor. Burada ben araya giriyor, ne bilsin garibim , bunun bir mezar lahiti olduğunu. Yurdum insanı bu gibi bulduğu taşları şimdiye kadar hep çeşme yalağı olarak kullanmış .Ona da helal olsun deyip hassasiyeti için  teşekkür ediyor ve konuya devam ediyorum.
Arkeologlar, definecilerin bu eseri taşıyamayıp bilahare gelip almak üzere buraya bırakmış olduklarını düşünüyorlar.
Bu bilgiyi alan müze müdürlüğü, hemen gelip bu muhteşem mermer lahti çalılar arasından çıkarıp müzeye taşıyorlar.
İş bununla da bitmiyor ve daha sonra Reyhan Körpe, Musa Tombul, Nurten Sevinç’ten oluşan kazı ekibi yine buraya gelip etrafa yığılan toprağı yeniden iyice bir elden geçiriyorlar .Daha sonra da tumulusu derince kazıp, diğer kırılmış paçaları buluyorlar. Ayrıca bir müddet sonra bu tumulustaki gerçek tolos tipi mezarı keşfediyorlar.
1998 yılında başlayan kazı serüveni, bu müzenin açılmasıyla  bu değerli lahit müzede ki bugünkü  yerini alıyor . Bizler, bir müzede gezerken “a bak burda lahit varmış” deyip geçiyoruz.
Oysa ki, o lahit oraya gelene kadar, arkeolog ekibin ne uzun soluklu çaba gösterdiklerini, ne alın teri döktüklerini ve ne ciddi sorumluluk aldıklarını düşünmemiz  gerekiyor. Arkeoloji uzun soluklu sabırla çalışma ister.
Hepimiz adına o ekibe teşekkürlerimi sunuyorum.

Müzisyenler Grubu (m.ö.4.yy)                                                                                                                                       Truva müzesindeki eserler sadece Truva’da değil, Asos, Parion, Lampsakos,İmbro gibi tüm yöredeki antik kentlerde bulunan eserlerle birlikte sergilenmektedir;
İşte onlardan birincisi, müzenin hemen  giriş katında Assos vitrininde sergilenen dans eden, flut, kitara, def çalan, şiir okuyan müzisyen grubu Terracotalardır .
Antik dünyanın eğlence hayatını sergileyen bu pişmiş toprak heykelcikler Assos batı Nekropolundeki kazılarda bulunmuş.
Bu değerli Terracotalar toplu halde camekan içinde sergilenince hoş bir görüntü veriyor, zevkle uzun müddet camekanın önünden ayrılamıyorsunuz.
İkinci önemli buluntular, giriş katının orta bölümünde ayrı odada sergilenen o muhteşem Truva hazineleri yer almaktadır. Bildiğiniz gibi bu değerli hazineler Truva antik kentinde Heinrich Schliemann tarafından  bulunup yurt dışına kaçırılmıştır. Bir bölümü Halen Moskova Puşkin müzesindedir. Bugün burada sergilenen eserlerin bir kısmı İstanbul, Ankara ve İzmir müzelerinde sergilenmekteydi. Yurt dışından uzun uğraşlar sonucu getirilen diğer eserlerle birlikte hepsi yeni Truva müzesinde sergilenmektedir.
Bu eserlerin sergilendiği gizlenmiş odaya girdiğinizde “aman Allahım ne bunlar” deyip camekana doğru yaklaşıyorsunuz.


Bu Truva hazinelerin hepsi ince bir işçilikle üretilmiş kadın saf altın ziynet eşyaları, küpeler,  kolyeler, baş taçları, kemerler, bilezikler bulunmaktadır. Çelenk baş taçlarının yaprakları o kadar ince yapılmış ki, bakınca hayretler içinde kalıyorsunuz. Zamanın ustalarının ne kadar zarif, maharetli olduğunu düşünüyorsunuz. Bu eserlere bakmaktan kendinizi ayıramıyor ve özel odayı terk etmek istemiyorsunuz.

Çırılçıplak Terracota Afrodit                                                                                                                                        Bu bölümün arka dış duvarında pişmiş topraktan üretilmiş bir Afrodit heykelciği sergilenmektedir. Dikkatimi çeken şey müzeyi gezenler bu küçüçük Terracota’ya bakıp geçiyor. İsterdim ki bu eser daha geniş bilgiyle sunulmuş olsaydı. Oysaki o çok özel bir üretim, hiçbir yerde bulunmayan nadide bir parça. Keşke daha büyük bir camekan ve daha ayrı bir konumda sergilenseydi. Çünkü o esere bakınca ben, Phrine’yi, Heykeltraş Praksitelesi, Eleusis’deki tanışmalarını,süregiden aşklarını, Knidos’u, Nü olarak poz verişini uzun uzadıya anlatasım geliyor. Dahası neden çıplak Afrodit heykeli yapıldığını hepsini ama hepsini anlatmak gerekiyor. Bu yüzden diyorum ki ayrı bir bölümde sergilenseydi daha iyi olurdu .

Bu konudaki soruların cevabını Knidos yazımda ileriki aylarda yazacağım .
Antik dönemde (m.ö.5.yy) Knidos çırılçıplak mermer Afrodit heykeli ile ünlüydü. Bu heykeli görmek için tekneler ege denizinde yolunu çevirip Knidos’a uğruyordu. Bizans zamanı İstanbul’a getirilen bu heykel bir yangında yok olup gidiyor. Bugün dünya müzelerinde gördüklerimiz çeşitli sanatçılarca yapılmış replikalarıdır.
Knidos nere Çanakkele nere ?
Bugün Çanakkale Knidos’a en az 650 km.dir. Bu pişmiş toprak Afrodit heykelciğin boyu 31.5 cm dir. Bu uzaklığa rağmen heykel o kadar ünlüymüş ki o devrin yöneticisi Praksiteles’in Afrodit heykelinin bir Terracota örneğini yaptırmış, evinde saklamış ve o ölünce ailesi değer verdiği bu eserle birlikte onu defin etmiş. 21.yy.’a kadar toprak altında saklı kalan bu nadide eser, Dardanos tümülüs kazılarında arkeologlarımızca ortaya çıkarılıp sergiye sunulmuş. Gel de şimdi Praksiteles’in ünlü sevgilisi Pyrene’yi (Firini) rahmetle anma.
Yine bu katta Biga ilçesi Kemerköyü sınırları içinde olan, antik kent Parion’da bir mezar içinde bulunan çok hoş bronz bir amfora sergilenmektedir.
İlginç olanı bu amfora yüzünde Dionysos’un her zaman beraber sarhoş dolaştığı arkadaşı Satyr’le birlikte sunulmuş olmasıdır. Onları burada da birbirlerinden ayıramamışlar. Yine bu katta en eski anlaşma tableti ve kişiye özel mühürler sergilenmektedir.

M.ö. 13 yy.da Hitit kralı
Büyük Muvattali’nin Truva kralı Aleksandu ile anlaşmayı bu tablette görüyoruz . Mikenlere karşı müttefik olmuşlar .
Biz biliriz ki normalinde mühürler tek yüzlüdür. Ancak burada sergilenen tunç mühür, çift yüzlü olup bir evli çifte ait. Bir yüzü erkeğe diğer yüzü hanımına ait.
Arkelogların bildirdiğine göre bu mühür bir katipe aitmiş. Mühür üzerinde şans işaretleri  bulunup luvice yazılar var.

2.katta ki Eserler ve Muhteşem POLYKSENA lahiti                                                                                             Poliyksena lahdi, Çanakkale’ye 110 km. uzakta Gümüşçay Kızöldün tümülüsünde yapılan kurtarma kazılarında bulunmuştur. Dört yüzü de kabartmalarla kaplı bu lahitin 1.uzun kenarında Truva kralı Priamos ve kraliçesi Hekabe’nin kızı Polyksena’nın kurban edilişi, kısa kenarda yas töreni, 2.uzun kenarda düğüne hazırlık, kısa kenarda da düğün serominisi işlenmiştir.
Yani bir uzun bir kısa kenar Polyksena’yla ilgili, diğer uzun kısa kenar ise lahiti yaptıran sahibesi hanımefendinin düğün sahnesiyle ilgilidir.
Bu muhteşem mermer lahitin boyutları 3.32 .m uzunluğunda 1.60 m.eninde 178 m. yüksekliğinde olup ion tarzı bir yapıttır. M.ö. 6.yy. ait olup en eski lahit diye adlanıyor. Lahit mezarda pişmiş toprak kiremitlerle örtülüdür ve mezar odası yoktur. Bu lahitin yanında küçük çocuk mezarı bulunmuş ve tahminen annesi sekiz altın küpesini, iki kolyesini mezarına bırakmış. Ana yüreği işte; “biricik yavrum, sen öldükten sonra ben bu dünya nimeti altın hazinelerimi ne yapayım ” deyip kızıyla birlikte gömmüştür.                                                                      Bu nadide  eseri incelemeden önce şu  üç önemli noktayı sizlere açıklamak istiyorum.

Birincisi ; Lahit 6 yy ait ama hikaye m.ö.1100 lerde Truva savaşı sırasında geçer.

İkinci olarak; Günümüzde o yörede yaşayan halk, o tumulusün içinde böyle bir hikayeyi anlatan lahitten haberleri yok; ancak bu tumulüsü yıllardır yurdum insanı KIZÖLDÜN  tepesi diye anıyorlar. Bu bize gösteriyor ki; sözlü tarih ürünü olan bu efsane, binlerce yıl bu yörede soydan soya anlatılmış ve bu günlere kadar gelmiştir. İnanılmaz bir şey, aklınız almıyor. Sözlü tarihin gücü budur demek gerekiyor.

Üçüncü olarak; Polyksena Efsanesi o kadar yaygın ki Lahit yapımını sipariş veren hanım diyor ki; “bir tarafa benim düğün sahne resimlerimi ekleyin diğer iki tarafa ülkesi için ölüme giden bu yiğit kadının hikayesini işleyin, onun gibi mertçe ölemesemde onun hikayesine sahip bir lahite gömülmek isterim.” diyor.
Lahitteki Efsanenin pek çok versiyonu bulunmakta ama ben en tutulanını size sunacağım.
Efsane
Achilleus Truva savaşı sırasında bir gün ava çıkar ve bir çeşme başında Truva kralı Priamos ve kraliçe Hekabe’nin güzel kızı Polyksena’ya rastlar. Güzeller güzeli bu kıza yıldırım hızıyla aşık olur. Sabahı zor eder ve ertesi gün gider babası Priamos’tan kızını ister, gerekirse savaşmaktan vaz geçebileceğini de vaat eder. Achilleus zanneder ki  aynı kendi ülkesinde olduğu gibi bu iş baba da biter. Oysaki Truva uygar insanların yaşadığı, kadınların söz hakkı olduğu bir ülkedir. Baba Priamos ve Hekabe “buna biz karışmayız kızımız karar verir” der. Gözler Polyksena’ya çevrilir. O ise kendinden emin bir şekilde ayağa kalkar ve gür bir ifadeyle “benim ülkemi yakıp yıkmış, halkımı esir etmiş, çocuklarını öksüz bırakmış bir ırkın evladıyla evlenemem”der. O ki koskoca su tanrıçası Tetis’in  evladı olan Achilleus’tur. Ama gelin görün ki bir genç kız tarafından kesin bir dille reddedilmiştir. Bu onun için hiç beklemediği ve tatmadığı çok ağır bir yenilgi olmuştur. Çok ağrına gider, üzülür ve günlerce reddedilmeyi kabullenemez. Savaş anında bile kafası bu aşkla takıntılıdır. İşte, onun bu bir anlık gafletinden yararlanan Paris, Achilleus’u tek zayıf noktası olan ayağından bir zehirli ok ile haklar. Yine de şehir gasp edilip yağmalanır. Ve cenazesi daha sonra büyük bir  törenle Yeniköy Sivritepe tümülüsüne defnedilir.
Yıllar sonra oğlu Neoptolemos, Truva’ya çıkagelir. Priamos’un evine uğrar, “Ben rüyamda babamı gördüm, ağlamaklı ve üzgündü, kahinlere sordum soruşturdum rüyamı şöyle yorumladılar: Baban  bu karşılıksız aşkı yüzünden öteki dünyada kahır ve azap içindedir; ancak ona, sevdiği kızı kurban edersen, ruhu huzura erecektir” dediler.
Şimdi ben buraya geldim, babama mezarında kahır azabı çektiren kızınızı kurban edeceğim. Kimse karşı gelmesin. Kimseyi de dinlemem” der.
Kolu kanadı kırılmış ülkesi işgal altındaki Kral Priamos suskundur ve sesini çıkaramaz. Cesur kız  Polyksena; sakın üzülme babacığım, anneciğim kimseden korkmadan ve boyun eğmeden kendimi feda ederim. Delikanlıya dönüp; çekinmeden, korkmadan ölüme hazır olduğunu haykırır. Ve tarihin görmediği bir dehşetle bu iş gerçekleştirilir.
Asırlar geçse de halk, onun bu yiğitçe davranışını unutmamıştır. M.Ö.5.yy.a kadar gelen bu efsane, bir Pers Prensesini de etkilemiş ve kendi düğün töreninin yanında, bu hikayenin de kendi lahdine nakşedilmesini istemiştir.

Lahitin Betimlenmesi
Lahiti seyrederken şuna dikkat etmek gerekiyor. Bu muhteşem Lahitin dört tarafı kabartmalarla bezenmiş ve bu bezemeler, iki ayrı hikayeyi anlatılıyor. Bir uzun, bir kısa kenar Polyksena’nın, diğer uzun-kısa kısım Lahitin sahibesinin kendi Düğün hikayesini anlatıyor. İlk uzun kenarda, Neuptolemos, babası Achilleus’un mezarı başında Polyksena’nın kurban ediliş sahnesi sunulmuş. Elinde keskin bir bıçakla Neoptolemos, hem de acımasızca göstere göstere bu işi yapıyor.
O an kızı kollarıyla taşıyanlar erkekler arasında Salamis adası kralı Ajax’ ta var. Arka tarafta bu sahneyi görünce ağlayan, kendini paralayan, saçlarını yolan, yas tutan kadınlarda bulunmaktadır.
Lahitin kısa yüzünde anne Hekabe ise dalları kurumuş bir ağaç altına diz çökmüş, elini başına koymuş, aman Allahım nedir bu başıma gelenler, neydi benim suçum demektedir. Gözleri önünde bir annenin kızı öldürülüyor ve düşünün o annenin o an çektiği ızdırabı. Allah kimseye böyle acı tattırmasın diyorum.
İkinci uzun yüzde aslında bir düğün sahnesi sunulmuş. Ortada tahtta oturan bir Prenses, elinde yumurta taşıyan bir  kadın, ard arda yürüyen ve enstruman çalan müzisyen kadınlar. Bana göre bu sahnede en ilginci ise ayak parmakları üzerine direnmiş asker elbisesi giymiş ellerinde metal kalkanlı kadın dansçılar. İlk bakışta onları sanki erkek askermiş gibi algılıyorsunuz. Kısa yüzde yine Lahtin sahibesi Prensesin kına gecesi sunulmuş gibi.
Bu lahitlerle birlikte arkaik dönemin sonu klasik dönemin başlangıcı olduğunu söyleyebiliriz.

At Adamlar: Kentauros                                                                                                                                                    Parios antik kentinde 2012 yılı kazıları sonucu alt tarafı at -üst tarafı insan olan Kentauros heykelinin sadece  üst tarafı bulunmuştur.
Orijinal büyüklüğü üç metreyi bulan heykelin üst tarafı çıplak, kalça kısmından itibaren tunikle kapatılmış. Kazı sonucunda sadece 130 cm.lik bu gövde kısmı bulunmuş, kollar ise bulunamamıştır. Gözlerin çukurluğu orijinalinde kıymetli taşla kaplı olduğu hissi veriyor.
Bu Kentauroslar hakkında aydınlatıcı olsun diye kısa bir ön bilgi vermek  istiyorum.
Mitolojiye göre Kentauros, yarı insan yarı at görünümlü at adamlardır. Tanrıça Atena’nın Medusanın sağ damarından akan kanı ona verdiği söyleniyor. O ise bu kanı panzehir olarak kullanmış ve hastaları iyi etmiştir. Kronos’un oğlu  Sağlık tanrısı olan Asklepios’a sağlıkla ilgili tüm bilgilerini aktarmışlar; ancak içki içip sarhoş olunca ortalığı kırıp döküp, kadınlara sarkıntılık yaptıkları için de Teselya bölgesinden kovulmuşlardır.

İmp.Hadrian (m.ö.117-138)
Kentauros heykeli yanında bulunan mermer heykel Roma imparatoru Hadrian’a ait. Ancak bu torsoda ilk defa  göğüs kısmında Medusa başı kullanılmıştır.

Son olarak sizlere önerim: Müze çok büyük ve 2000’e yakın eser sergilenmekte.Her katı bir çırpıda dolaşmak sizleri yoracaktır. Önce zemin ve birinci katı yavaş yavaş ziyaret edin, sonra aşağıdaki kafeye geçip biraz soluklanıp, toparlandıktan sonra son kattaki eserleri zinde bir şekilde geziniz.

 

POPÜLER FOTO GALERİLER
POPÜLER VIDEO GALERİLER

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.