Yerelin Sesi

Tüm Dünyayı Etkisi Altına Alan
COVID-19 Salgınında SON DAKİKA Gelişmeleri

Bir Şehir Değişir, Bakarsın Bir Ülke Değişir… O Şehir: Eskişehir

Bir Şehir Değişir, Bakarsın Bir Ülke Değişir… O Şehir: Eskişehir
Feryal Bekdik
Feryal Bekdik( feryalbekdik@yerelinsesi.com )
590 views
01 Ağustos 2020 - 16:41

Bir Şehir Değişir, Bakarsın Bir Ülke Değişir… O Şehir: Eskişehir

Yazar: Feryal BEKDİK

Üyesi olduğum Ortadoğu Üniversitesi (ODTÜ) Mezun Dernekleri Konsey toplantısı bu kez Eskişehir’de olsun dendi. Bunu en çok da ben istemiştim. Arkadaşlarımdan, Eskişehir’e otobüslerle tur düzenlendiğini duymuştum. Eskişehir’de gezecek görecek ne var ki diyordum?

Çocukluğumda; yazlarını toz, kışlarını çamurun esir aldığı, Porsuk çayının boz bulanık akıntısından dolayı sokaklarının kokudan geçilmediği bir bozkır şehriydi Eskişehir. Üniversitede öğrenciyken Eskişehir’de okuyan bir arkadaşımı ziyaret etmiş, derme çatma fakültede okumaya çalışan yaşıtlarımın yanından, ODTÜ’nün bize verdiği  imkanların 10’da 1’ini veremeyen okuldan ayrılırken içim sızlamıştı. Sadece Tren Garı çok güzeldi, bir de sigara içmememe rağmen hatıra olarak lüle taşı ağızlık aldığımı hatırlıyorum.

Eskişehir deyince insanın aklına Türk Hava Kuvvetleri’nin jet üssü ile demiryolları ağının kesiştiği trenlerin gelip geçtiği şehir akla geliyordu, bir de coğrafya dersinden hatırladığım kadarı ile çimento ve şeker fabrikası vardı.

Her üç ayda bir, farklı bir şehirde  toplanan konsey üyesi arkadaşlarımı görmekten ve onlarla beyin fırtınası yapmaktan öte bir beklentim yoktu Eskişehir’den,

1. Gün

Sabahleyin gün doğmadan ayaklanıyorum. Sabahın köründe Burcu ile Maslak’ta buluşacağım. Arabamı Burcu’nun işyerinde bırakacağım. Sonra da Burcu ile Çengelköy’den Feyzan ile Ömürden’i alarak yola devam edeceğiz.

Sabah 7:00’de Pendik feribot iskelesinden ucu ucuna feribota biniyoruz. Hepimiz uykuluyuz, 45 dakikalık yolculuktan sonra Yalova’ya varıyoruz. Bursa yakınlarında çay-kahve molası verdikten sonra uykumuz açılıyor.

Yol çok güzel, bir yanda yemyeşil ağaçlar, diğer yanda karlı dağlar, güle oynaya Eskişehir’e varıyoruz. Osman Gazi Üniversitesi Tıp fakültesi önünde Eskişehir Mezunlar Derneği Başkanı Prof. Dr. Nihat Yüzügüllü ile gene dernekten Cihan Urtiş’in bizi beklemekte olduğunu görüyoruz. Otelimiz Roof Garden hemen arkada. Otel açılalı bir hafta olmuş, her yer pırıl pırıl, kimi odaların ilk konuğu bizler oluyoruz.

İstanbul ve İzmir grubunun; yani bizim arabanın gelmesiyle Konsey tamamlanıyor. Bursa, Gaziantep, Kayseri, Mersin,Denizli ve Ankara bizden önce gelmiş.

Hep birlikte öğle yemeği yemek üzere şehre iniyoruz. Eskişehir’in olmazsa olmazı çibörek yiyeceğiz. “Kırımlı Çibörek”  restorana gidiyoruz. Kimi yerde çiğ börek diye yazmasına rağmen genellikle çibörek deniyor. Çibörek , Kırım Türk mutfağına özgü bir yemek. Oğuz Türklerinin Kıpçak boyundan olan Kırım Türklerinin eski Kıpçak lehçesinde, çi kökü enfes, leziz anlamını vurgulamak için kullanılıyormuş, dolayısıyla çibörek enfes, leziz börek olarak tanımlanmış. Kızgın yağda pişirilen bir aşın çiğ olması zaten mümkün değil. Her porsiyonda beş parça çibörek geliyor.

Nihat Hocamızın eşi gönüllü rehberimiz, Eskişehir’de kaldığımız sürece kusursuz ev sahipliği yapan Ferhan, “5 parça olduğuna bakmayın çok hafiftir, kırktan sonra saymaya başlanır” diyor. Ayran ve çibörekten oluşan ziyafet kimilerimizin ikinci porsiyonu da istemesi ile kahkahalarla devam ediyor. Oldu olacak çiböreğin tarifini de vereyim.

EVDE DE YAPABİLİRSİNİZ

4 kişilik bir çibörek partisi vermek istediniz;hamuru için yarım kg un, bir çay kaşığı (silme) tuz, su. Harcı için 250 gram kıyma 1 adet soğan 1 çay kaşığından biraz az tuz, 1 çay kaşığından biraz az karabiber ve çeyrek bardak su.

Bir kapta un, tuz su ilave edilerek kulak memesi yumuşaklığı kıvamına gelinceye hamur yoğrulur. Diğer kapta soğanlar rendelenerek, üzerine kıyma, tuz, karabiber ve su karıştırılarak harç hazırlanır. Dinlendirilen hamurdan ceviz büyüklüğünde parçalar alınarak, yaklaşık 20 cm çapında daireler oluşturulacak şekilde hamurlar oklavayla açılır. Hazırlanan harç, daire şeklinde açılmış olan hamurun üzerine yarım ay şeklinde ince bir tabaka halinde sürülür. Hamurun diğer kısmı harç sürülen tarafın üstüne kapatılarak, harcın dışarıya akmaması için yarım ay şekline gelen çiböreğin kenarları bir tabakla ya da kapatma tırtılı ile kesilir. Hazırlanan çibörekler daha önce bir tencerede kızdırılmış yaklaşık 1 kg yağa atılarak, her iki tarafı da hafif pembeleşecek şekilde kızartılır.

İŞTE PÜF NOKTALARI

Ustalarından öğrendiğimiz kadarı ile işin püf noktaları var. Şöyle ki; varsa çöğen kazan denilen derin kazanda ve kuvvetli bir ateşte pişirilecekmiş. Harcı biraz sulu olmalıymış, suyu akan çibörek makbulmüş, bunun için de harca yarım bardak suyu bir kere ilave etmek yerine yaptıkça, harcın suyunun azaldığını gördükçe su eklenmeliymiş. Hamurlar açılırken bir birine yapışmaması için unlamak gerekiyormuş. Çiböreğin yağ emip lezzetini kaybetmemesi için, harç konulup kapatılmadan önce hamurun ununun silkelenmesi gerekiyormuş, bu işlem çiböreğin kızarırken az yağ emmesini ve lezzetli olmasını sağlıyormuş. İçine harç konulduktan sonra, bekletilmeden, mümkün olduğu kadar kısa sürede yağa atılıp kızartılmalıymış. Tabii ki ayranla yenilmesi tavsiye olunuyor. Afiyet olsun… Biz yemeğimizi yerken restorana akın akın guruplar geliyor; kimi İzmir’den kimi Balıkesir’den Eskişehir’i gezmeye gelmişler. Eskişehir’e bu kadar insanı çeken bir şeyler var demek ki. Bu çekimi sağlayan ne ola ki diyorum?

Oteldeki toplantı 3 saat kadar sürüyor, toplantıdan sonra otelin arkasındaki tramvay durağına gidiyoruz. Osmangazi Durağı’ndan tramvaya biniyoruz. Aslında tramvay dediğimiz, yer üstünde giden bir çeşit metro, hani hafif raylı sistem denilen cinsten. Tramvaya bindiğimden itibaren sanki zaman ve mekan kayıyor, Anadolu’nun ortasında bir şehir değil de, bir anda Avrupa’da adını tam koyamadığım, Amsterdam mı, yoksa Venedik mi, yok hayır galiba Prag’dayım diyeceğim bir rüya başlıyor.

MASAL ÜLKESİNDE TEKNE TURU

İnsanlar nazik, kılık kıyafet son moda, caddeler temiz, herkes güler yüzlü… Çarşıbaşı’nda iniyor, motor gezintisi yapmak üzere Porsuk kenarına gidiyoruz. Hollanda tipi cam kaplı motorla, rengarenk  köprülerin altından geçiyoruz. Kanal boyu kafelerde oturan insanlara, kanalın kenarında sere serpe oturmuş gençlere hayranlıkla bakıyoruz. Gençlerin kimi gitar çalıyor, kimi güneşleniyor, kimi de bizlere el sallıyor. Çay boyunca 24 adet köprü varmış. Her biri ayrı renkte ve kavramda restore edilmiş, köprü kenarları lambalar, heykellerle süslenmiş. Bir masal ülkesindeymiş gibi kanal boyunca gidip geri dönüyoruz.

GÖZÜMÜZ YAŞARDI

Tekneden indikten sonra kendimizi Eskişehirli hissetmek istiyoruz. Kanal boyu yürümeye başlıyoruz. Gençler, yaşlılar, erkekler, çokça da kadınlar, kanal boyundaki kafelerde oturmuşlar. Kayseri’den gelen arkadaşlarımızın içi sızlıyor, böyle bir görüntü bizlerin bile gözünü yaşartıyor. Biz de bir kafeye dalıyoruz. Kimimiz çay, kimimiz kahve söylüyoruz. Böyle bir atmosferde ben de bira içmek istiyorum. Bira öyle her ortamda içilecek bir içki değil bana göre, açık hava da ve de su kenarında keyif içkisidir bira, Porsuk yanında içilmeyecek de nerede içilecek? Hava kararırken tekrar tramvaya binerek otele dönüyoruz. Hepimiz aynı şeyleri görmemize rağmen, heyecanla gördüklerimizi birbirimize anlatıyoruz.

BİR ANDA BAŞKAN BÜYÜKERŞEN YANIMIZA GELDİ

Akşam yemeğini otelde yiyoruz. Yemek esnasında bir hareketlenme oluyor, bir de ne görelim? Yaşayan Efsane, Eskişehir’in gururu, Büyükşehir Belediye Başkanı  Prof Dr Yılmaz Büyükerşen karşımızda. Ne koruma, ne polis, ne gürültü  ne patırtı, elini kolunu sallaya sallaya gelip, Rektörümüz Prof. Dr. Ahmet Acar ile Nihat Hoca’nın arasına oturuyor.

Nasıl mütevazi, nasıl güler yüzlü, o ne karizma öyle, hayran hayran bakıyoruz kendisine. Nihat Hoca ile Ferhan’ın Başkanla ailece tanışıklıkları var. Ferhan üniversitede Yılmaz hocanın talebesiymiş, Nihat hoca ile evlenirken de hem nişan yüzüklerini takmış hem de Nihat hocanın nikah şahidiymiş. Hepimiz sırayla yanına gidiyoruz, birlikte resim çektiriyoruz. Eskişehir’i yeniden yaratan adama ne söylenir ki? Sözün bittiği yer burası; ne söylesek az. Kaldı ki öyle övülmekten hoşlanan biri de değil.

İZMİR’E 3 BALMUMU HEYKEL KAZANDIRDI

Yılmaz Hoca gerçekten hoca. Tiyatro ile uğraşmış, karikatür çiziyor, balmumu heykel yapıyor, bildiklerini ve hayallerini paylaşıyor. Kendisine İzmir’den geldiğimi söyleyince; “Karşıyaka’daki Latife Hanım köşkündeki üç heykeli ben yaptım” diyor. Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın bir süre yaşayıp vefat ettiği köşk, müze olarak  düzenlenirken; Mustafa Kemal Atatürk’ün Latife Hanım ile tanıştığı zamanlardaki görüntüsünü yansıtan balmumu heykel ile Zübeyde Hanım ile Latife Hanım’ın odalarında otururken betimlenen balmumu heykelleri Yılmaz Büyükerşen yapmış. Bu heykellerden Latife Hanım’a ait olan heykel, Latife hanımın ilk ve tek heykeliymiş.

2.GÜN

Bugün ‘Anneler Günü’… Cihan tüm annelere ve anne olacaklara karanfil dağıtıyor. Ne de olsa Eskişehir’de kadın olmak ayrıcalık. Burcu, annesi niyetine benim elimi öpüp, anneler günümü kutluyor. Burcu bana öyle benziyor ki herhalde kızım olsa Burcu gibi olurdu diye düşünüyordum.

Kahvaltıdan sonra üç araba halinde şehir turuna çıkıyoruz. Bizim arabamıza Ferhan rehberlik ediyor. Arabada Kayseri’den Lale, Azra, Şefik ağabey ve ben varım. Kayseri gurubu çok neşeli ve esprili. Eskişehir’i gezip gördükçe Kayseri ile kıyaslıyorlar, kendileri ile dalga geçiyorlar.

KOLOMB’UN GEMİSİ DE ESKİŞEHİR’DE

Kütahya yolu üzerinde,  400 dönümlük alan üzerinde yeni yapılan Sazova parkına gidiyoruz. Park içerisinde tam 20 dönümlük gölet, göletin kıyısında devasa ölçülerde korsan gemi maketi var. Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfettiği Santa Maria Gemisi’nin birebir kopyası olan geminin, toplarından yatakhanelerine, kaptan köşkünden güvertesine kadar her şeyi gerçek boyutlarda inşa edilmiş. Masal Gemisinin önünde resim çektiriyoruz.

BUHARLI TRENLE PARK TURU

Üzeri Dubai kıyılarında gördüğüm çadır gölgeliklere benzeyen çadırla kapanmış anfitiyatro, inşa halindeki masal evi ile Avrupa’daki örnekleriyle boy ölçüşecek nitelikte bir park. Eskiden hava kuvvetleri mensuplarını şehre taşıyan dekovil hattı varmış. Ondan esinlenerek yapılan buharlı trenler ile parkın etrafı geziliyor. Elinde torbalar ile yel yepelek piknik yapmaya gelenlere de kapıdaki güvenlik izin vermiyor.

ÇOCUKLAR İÇİN BİLİM MERKEZİ

Gölette su sporları yapılacak, mini hayvanat bahçesi, çocukların deneyler yapacağı bilim merkezi ve engelliler için oyun alanı olacakmış. Ferhan, Yılmaz Hoca’nın küçük kızının işitme engelli olduğunu, çocukluğundan bu yana, bir baba olarak kızına verebileceğinin en iyisini vermeye çalıştığını söyledi. Yılmaz Baba imkanlarını sadece kızı için kullanabilecekken, tüm çocukların faydalanacağı işitme engelliler okulu açmış ve de engellilerin, sağlam çocuklarla birlikte eğitim görmesini sağlamış. Ferhan, Türkiye’nin en iyi okulunun Eskişehir’de olduğunu, hatta kendi oğlunun da o okulda okuyup; engelli arkadaşları ile birlikte sosyalleştiğini söyledi. Yılmaz Hoca’nın kızı tüm engelleri aşarak iç mimar olmuş. Yılmaz Hoca’nın bir yönünü daha tanımış oldum.

HAL BİNASI HEPİMİZİ ŞAŞIRTTI

Ferhan “Şimdi sebze haline gidiyoruz” diyor. Millet taze domates biber alacakmış. Hal binası gezmek ilginç olacak… Avrupa’daki örnekleri gibi sebze meyve pazarı göreceğiz herhalde diye düşünüyoruz. Gidip görüyoruz ki “Yaş Sebze ve Meyve Hali Binası” Haller Gençlik Merkezi olmuş. Hal binası kullanılmadığı ve kötü bir görüntü yarattığı için yıkılması düşünülürken 2000 yılında aslına sadık kalınarak Yılmaz Büyükerşen’in desteği ile restore edilmiş, ahşap, ferforje, doğal taş kullanılarak Londra’daki Covent Garden ile Hamburg’daki çiçek hali binasına benzer bir bina ortaya çıkmış. Bir tarafında hediyelik eşya satan dükkanlar, diğer tarafında kafe, restoranlar; orta bölgede masa sandalyelerin olduğu konser platformu. İlahi Ferhan, millet domates biber almaya gelmişti.

SİLOLAR OTEL OLMUŞ

Haller Gençlik Merkezi karşısında değişik yapısı ile İbis Otel dikkatimizi çekiyor. Meğer Toprak Mahsulleri Ofisi’ne ait buğday silolarının da içinde olduğu binalar restore edilerek otel haline getirilmiş. O nedenle de ortaya böyle ilginç bir mimari çıkmış. Hiçbir iyilik cezasız kalmaz. Şehrin göbeğinde ki mezbelenin pırıl pırıl otele dönüştürülmesine ön ayak oldu diye Büyükerşen sıkı bir soruşturmadan geçmiş.

SIRADA ATLIHAN VAR

Tekrar arabalara binerek Odun Pazarı Evleri’nin olduğu bölgeye doğru hareket ediyoruz.. Yol boyunca parklar, parklardaki heykeller gözümüze çarpıyor. Eskişehir’de Odunpazarı Evleri Yaşatma Projesi kapsamında yeniden inşa edilen Atlıhan El Sanatları Çarşısı’na giriyoruz. Atlıhan; 19. yüzyılda ve geçen yüzyılın ilk yarısında bölgenin bütün sosyal, siyasal ve ekonomik gündeminin oluştuğu bir merkez konumundaymış. Zemin ve birinci kattan oluşan Atlıhan, şimdilerde lületaşı, gümüş işlemeciliği, geleneksel ve yöresel el sanatlarının üretildiği, teşhir ve satışının yapıldığı 23 iş yerinin bulunduğu, kentin ilk ve tek el sanatları çarşısı konumunda.

1850’li yıllarda Eskişehir’in büyük toprak sahiplerinden Takattin Bey tarafından çevre köy, kasaba ve şehirlerden gelen pazarcıların, seyyahların ve köylülerin konaklamaları için yapılan Atlıhan, 2 yıl önce Odunpazarı Belediyesi’nce yeniden inşa edilmiş. Yapıldığı tarihten günümüze kadar birçok defa el değiştiren ve zaman içinde Han, Bardakçılar Hanı, Tavafçı Hanı, Odunpazarı Hanı gibi isimlerle anılan Atlıhan, hem dinlenilip hem hayvanların bakımının yapılmasından dolayı bölge halkının da toplandığı önemli bir merkez, sonra eski işlevini yitirerek metruk ve harabe bir hal almış. 675 metrekarelik bir alanda uygulanan Atlıhan, Odunpazarı Evleri Yaşatma Projesi kapsamında 2006 yılında, orijinal mimarisi ve tüm tarih içinde ifade ettiği fonksiyon da göz önünde bulundurularak yeniden inşa edilmiş.

LÜLETAŞINDAN KAPLUMBAĞA

Eskişehir denilince akla, lületaşı gelir. Türkiye’de birkaç farklı bölgede çıkarılmasına rağmen, en kaliteli lületaşı buradaymış. Çünkü, Eskişehir’den geçen fay hattı, lületaşı ocaklarının bulunduğu bölgeyi kapsıyormuş. Faylar; lületaşı oluşumu için olumlu etki yaratıyormuş. Yer altı sularının içinde bulunan magnezyum eriyiğinin su yataklarının tabanına çökmesi sonucu, lületaşı yataklarının oluştuğu söyleniyor. Eskişehir’de yeterli jeolojik şartların bir arada bulunması, lületaşının kalitesini artırmış. Toprağın içinden; damar şeklinde olmayıp, yumrular halinde 250 gr. ile 5-7 kiloluk parçalar halinde çıkarılan lületaşı hammaddesi; bazen 30 bazen ise 100 metre derinlikteki ocaklardan çıkarılıyormuş. Lületaşı ocaklardan çıkarıldıktan sonra ise, sanatçıların hünerli ellerinde, yeniden hayat buluyor. Çarşıda lületaşından yapılan objelerin arasında kendimizi kaybediyoruz. Pipo, ağızlık, satranç taşı, küpe, kolye, bilezik ne ararsan var. Benim bile, bir adet lületaşından kaplumbağam oluyor.

TARİHİ EVLERİN MERKEZİ ‘ODUNPAZARI’

Çarşıdan sonra, Eskişehir’in ilk yerleşim yerini oluşturan Odunpazarı semtindeki Osmanlı Dönemi’nden kalma tarihi evleri görmek için caddenin karşısına geçiyoruz. Odunpazarı semti kentin güney kesimindeki tepelerin üzerine kurulmuş. Bademlik denilen bölgeye kadar uzanıyor. Bir rivayete göre Eskişehir’e yerleşmeyi düşünen ilk halk, hangisi çok dayanırsa orayı yerleşim bölgesi seçmek üzere Odunpazarı ve şimdiki Porsuk Çayı’nın olduğu bölgeye birer koyun ciğeri asmışlar. Odunpazarı’na asılan ciğer daha geç bozulunca, ilk yerleşim olarak burası seçilmiş.

Osmanlı örneklerini koruyan kent, kıvrımlı yolları, çıkmaz sokakları, ahşap süslemeli bitişik düzenli, cumbalı evleri ile örf, adet ve geleneklerini koruyarak bir bütün olarak günümüze kadar gelmiş. Odunpazarı Evleri Safranbolu, Beypazarı, Göynük gibi yerlerdeki mimari özellik ve motifleri taşıyor. Odunpazarı konutları genelde iki tip olarak yapılanmış. İlk tip konutların girişleri sokaktan, bahçeleri arkada. İkinci tip konutlar ise bahçeler önde, konutlar bahçe içinde olacak şekilde; 1, 2, veya 3 katlı olarak yapılmışlar. Konutlar genelde bir sofa ve etrafındaki odalardan oluşmakta. Çok katlı konutlarda zemin kat, mutfak, depo gibi servis hizmetlerine ayrılmış olup, yaşam ahşap merdivenle çıkılan üst katta sürmekte. Yapıların bodrum katları moloz taş ve kerpiçten yapılarak üzerleri sıvanmış, üst katlar ise ahşap malzemeyle yapılarak kerpiçle doldurulmuş.Üst katlarda görülen çıkmalar bağdadi tekniğiyle yapılmış.

Odunpazarı semtinde; 27 evin çatı ve dış cephesi restorasyonları bitirilmiş. Proje,100 evin restorasyonunu kapsamakta. Odunpazarı Evleri, çeşmeleri, sokakları, meydanları ve tarihi yapıları ile birlikte Anadolu-Türk kent dokusunun izlerini taşıyor. Ayrıca, bu semt, tarihi ve kentsel sit alanı olarak tescil edilerek koruma altına alınmış.

Diğer örneklerinden farklı olarak, bu evlerde, günümüzde hala yerleşim ve yaşam sürmekte. Kimi evler belediye tarafından restore edilerek, kafe, restoran, sanat evi gibi faaliyetler için kiraya verilmiş, kimisi de sahipleri tarafından en azından dış cepheleri yenilenerek için de oturulmakta.

Evlerden “Osmanlı Evi” olarak adlandırılan restoranı geziyoruz. Tavan süslemeleri çok  abartılı. Odalar ocak, yüklük, gusülhane, lambalık gibi bölümlerle zenginleştirilmiş. Üst kattaki odaların sokağa bakan pencerelerinin önünde sedirler var. Konutların ön cephelerindeki  iki tarafa pencereli köşe odası, daha büyük ve önemli.

Osmanlı Evi’nden sonra, sokak aralarında evlerin resmini çeke çeke Kurşunlu Külliyesi önüne geliyoruz. Merdivenli kapıdan baktığımızda ortada şadırvan,sağ tarafta menzilhane, sol tarafta aşhane, karşıda cami görülüyor.Cami Kanuni döneminde Veziri-sani Mustafa Paşa tarafından 1525 yılında yaptırılmış.Caminin arkasındaki büyük kubbeli semahane,medrese odaları ve ön tarafındaki sütunlu açık mekan buranın bir Mevlevi tekkesi olduğunu göstermekte. Cami,kubbesinin kurşunla kaplı olmasından ötürü  Kurşunlu Cami olarak tanınmış. Cami üzerindeki kitabesinde Mimar Sinan’ın eseri olduğu yazılıymış. Ancak Mimar Sinan’ın eserlerinin listesini veren Tuhfetü’l -Mimarin de külliyenin yalnızca kervansarayının ismi yazılıymış.

Odunpazarı Evleri’nden ayrılarak, Kent Park’a gitmek üzere yola çıkıyoruz. Yol üzerinde Büyükşehir Belediyesi Sanat ve Kültür Sarayı’nı görüyoruz. Yapı, 03 Ekim 2004 tarihinde açılmış. İçinde Tiyatro Salonu ve Senfoni Orkestrası Konser Salonu olmak üzere iki salon ve iki salonun ortasında çeşitli seminer, toplantı, kokteyl ve sergiler için kullanılan çok amaçlı bir salon bulunmaktaymış. Konser salonu 492 kişilikmiş. Senfoni orkestrası ve Devlet Opera ve bale etkinlikleri gerçekleştirilmekteymiş. Gel de Eskişehir’i kıskanma…

Kent Park’a girerken Ferhan “Size çiçekçi kız çiçek verecek” diyor. İçeri giriyoruz ki, bizi çok güzel bir çiçekçi kız heykeli karşılıyor. Kent Park, Başkan Büyükerşen’in Eskişehir’e kazandırdığı bir diğer büyük park proje. Yeni Otogar ile Gökmeydan Mahallesi arasında TOKİ konutları karşısında  yaklaşık 270 bin metre karelik alan üzerine kurulmuş. Porsuk Çayı parkı ortadan ikiye bölüyor.

TÜRKİYE’NİN İLK SUNİ PLAJI

Ferhan, “Bizim plajımız var” deyince gene bizimle dalga geçtiğini düşünüyoruz. Tahta köprünün üzerine çıktığımızda plaj şemsiyeleri, şezlongları ve de suni kumsalı ile plajı görünce Kayserili arkadaşımız Lale, “Ferhan Abla, gayrı bizi gezdirme, biz köyümüze dönmek, derdimize yanmak istiyoruz. Bu Eskişehir gezisi bizi çok ezdi vallahi . Ne yapalım, bizim böyle bir kentimiz olamayacak, hiç olmazsa olanı gördük sevindik” diyor. Plajı görünce ben bile “Yok artık” diyorum. O sırada arkadaşlarını gezdiren bir Eskişehirli böbürlene böbürlene “Plaj için deniz kumu getirildi, çocuklar ve büyükler için iki açık havuz yapıldı, kapalı havuzda yapılacak. Çocuklarımız burada yüzme öğrenecek” diye anlatıyor. 300 metre uzunluğunda olan suni plaj biri çocuklara olmak üzere iki açık yüzme havuzunu da barındırıyor.

Park da Türkiye’nin ilk suni plajı olmasının yanı sıra restoranlar, at binme alanları ve oyun grupları yer almakta. Gezinti için Midilli atları daha gelmemiş, tek eksikleri bu anlaşılan.

Çay kenarındaki restoranlardan birine oturuyor, kimimiz çay, kahve içiyor kimimiz dondurma yiyoruz. Park çok kalabalık, her iki restoran da tıklım tıklım dolu. Halk yapılanlara sahip çıkıyor, akın akın alanları dolduruyor, ortalıkta hiç çöp yok, her yer pırıl pırıl.

Yapılarda her  detay öyle ince düşünülmüş ki, her yer oya oya işlenmiş, her ayrıntı düşünülmüş, tasarlanırken yaşanmış ve de  uygulanmış. Burası hayallerin gerçek olduğu bir masal şehir olmuş. Sihirli bir değnekle  dokunulduğunda değişen bir masal şehir.

Kent Park’da birbirimize veda ediyor, evlerimize dönmek üzere hareket ediyoruz. Eskişehir’de bir rüya gördük, dönüş yolunda rüyadan uyanarak, gördüğümüz  rüyayı yorumlamaya çalışıyoruz. Teşekkürler Nihat Hoca, teşekkürler Ferhan, teşekkürler Cihan. Yaşamakta olduğunuz güzellikleri bizle paylaştığınız için teşekkürler. Yılmaz Büyükerşen gibi müstesna bir insanla bizi tanıştırdığınız için ayrıca teşekkürler.

Son sözü Feyzan’a bırakıyorum:

“Eskişehir muhteşem bir belediyecilik örneği olarak mutlaka gezilmeli. Yerel Yönetim uygulamaları olarak öğrencilere gezdirilmeli. Hatta mümkün olabilse de “Yerel Yönetim Yüksek Okulu” açılsa. Zira; kent başlı başına bir yerel yönetim laboratuarı, yerel yönetim harikası.”

POPÜLER FOTO GALERİLER
POPÜLER VIDEO GALERİLER

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.